4 Aralık 2008 Perşembe

Boğaziçi Üniversitesi: İstanbul Bölge Münazara Ligi ayağı 20-21 Aralık 2008

İstanbul Bölge Münazara Ligi
20-21 Aralık
5 ayak,çeyrek,yarı ve finalden oluşan bir turnuva

Boğaziçi Turnuvası Genel Bilgiler:
-Turnuvada İstanbul Münazara Kulüplerine takım sınırlaması yoktur.
-Şehir dışı katılım için 1 takım 2 Jüri kısıtlaması
-Katılım ücreti 20 YTL'dir.
-Jüri Paneli:Yavuz Yiğit,Cemil Dinmezpınar,Melda Eren,Kerem Çelikboya,Önercan Kılıç
-Şehir dışı konaklama Yeditepe Üniversitesi yurtlarında olacaktır.

Hapishanede "Sevişme Görüşü" Mümkün Olmalı

Bir mahkum eşi "Cinsel birlikteliği kapsayan görüş hakkı verilmeli" diyor ve kuralları delmeye çağırıyor. Avukat Taner'se Türkiye'de "sevgili"nin görüş hakkı bile olmadığını, açık görüşün de memur gözetiminde olduğunu söylüyor. Bazı ülkelerde özel görüş mümkün.

Türkiye'deki yasalar cezaevinde tutulan kişiler ve onları ziyaret eden yakınları arasında cinsel birleşmeyi kapsayacak yakınlıkta bir görüşmeyi yasaklarken dünyada mahkumlara bu hakkın sunulduğu ülkeler var.
Medya, önce dört yıldır cezaevinde bulunan Sedat Peker’le beş ay önce evlenen avukat Özge Peker'in hamile olduğunu iddia etti; ikilinin cinsel ilişkiye girecek şekilde görüşebilmesinin yasa dışı olduğunu vurguladı. Özge Peker gazetecilerin karşısına çıkıp iddiaları yalanladı.

"Sevgiliye görüş izni yok"

Cezaevindeki tutuklu ve hükümlülerin eş ve sevgilileriyle görüş şartlarını İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Cezaevi Komisyonu'ndan avukat Fazıl Ahmet Taner'e sorduk.Taner, Ceza İnfaz Yasası, Ceza İnfaz Tüzüğü ve Adalet Bakanlığı'nın açık görüşlere ilişkin yönetmeliğine dayanarak şartları sıraladı:

Resmi nikah olmayan birlikteliklerde tarafların birbirini görmesine izin yok.

Yakın görüş, akraba görüşü ve cam bölmenin arkasından gerçekleşen kapalı görüş var. Anne, baba, eş ve çocuklar için ayda bir kez açık görüş var. Bayramlarda ziyaretçilere kardeşler de ekleniyor. Avukat görüşmesi de açık görüş kapsamına giriyor.Bir salonda birden tutuklular bir masa etrafında ziyaretçileriyle buluşuyor. Gardiyan veya infaz memurları da görüşmeye -konuşulanları duyabilecek kadar yakın şekilde- tanık oluyorlar. Avukatların müvekkili olan tutukluyla görüşmesinde de yakın bir fiziksel temas kurması mümkün değil.

"En fazla infaz memurlarının önünde sarılıp öpüşebilirler"

Avukat Taner en fazla tutuklu ve yakınının öpüşüp sarılmasının mümkün olduğunu söyledi. Taner, cinsel birlikteliğin de sağlanabileceği görüşme şartlarının mahkumların hakkı olmasını, eşler, sevgililer arasında nikah ya da aynı soyadı şartı aranmaması gerektiğini savunuyor."Peker olayındaysa zaten insanların hakkı olması gereken bir uygulama yasa dışıymış gibi gösteriliyor. Bu tarz görüşmeyi engellemesi yasa koyucunun ayıbı, yasayı delenin değil. Kişi hamile olsa bile başka bir sorun var. O da cezaevi yönetiminin mahkumlar arasında ayrımcılık yapmasıdır."

"Sadece mahkuma değil eşe de ceza"

Eşi 11 yıl cezaevinde kalan ve şimdi serbest olan Ümit Esin hapsetmenin kendisinin insani olmadığını, bunun ötesinde kısıtlı görüşme şartlarının sadece tutukluyu değil yakınını da cezalandırdığını düşünüyor.Esin'in önerisi var:"Herkesin bu şiddeti delmeye çalışmasından yanayım. Ancak kurallara uymayarak, şartlara itaat etmeyerek talepkar olabiliriz. Eş olsun, sevgili olsun cinsel yakınlığın dahi kurulabileceği özel görüşmeler herkesin hakkı."

Yurtdışında özel görüş hakkı tanınıyor

Vikipedia'da yer alan bilgiye göre eşle birlikte, cinsel ilişkiyi de kapsayacak şekilde uzun saat ya da günlerin geçirildiği ziyaret türü ABD, Danimarka, Küba, Suudi Arabistan, Rusya'daki mahkumlara tanınan bir hak. Hatta Brezilya'da ve ABD'nin kimi eyaletlerinde bu haktan eşcinseller de yararlanıyor. (EZÖ)


BİA Haber Merkezi - İstanbul 03 December 2008, Wednesday Emine ÖZCAN

Ülkenin güvenlik örgütü S.O.S. sinyalleri veriyor...

Lale Sarıibrahimoğlu - 03.12.2008 Taraf

Milli Güvenlik Kurulları, siyasi otoritelerin, ülkelerinin ulusal güvenlik politikalarına yön vermede faydalandıkları merkezî konumdaki kurumlardır. Türkiye’de kısa adıyla MGK olarak anılan bu kurulun ise hayati işlevinin, giderek azalmakta, hatta yok olmakta olduğunu gözlemliyoruz.

Üstelik de günümüz ve geleceğin tehdit algılamalarının ne denli değiştiği ve çeşitlendiği bir dönemde... Yine üstelik de, MGK’nın işlevi bağlamında Anayasa’da yer alan, “devletin milli güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulanması ile ilgili alınan tavsiye kararları ve gerekli koordinasyonun sağlanması konusundaki görüşlerini Bakanlar Kurulu’na bildirir,” hükmüne rağmen.

Anayasa’nın 118. maddesi devamla şöyle der:

“Kurulun, devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunması hususunda alınmasını zorunlu gördüğü tedbirlere ait kararlar Bakanlar Kurulu’nca değerlendirilir.”

Enerji güvenliği, gıda kıtlığı, iklim değişiklikleri ve devlet dışı gruplardan gelmekte olan asimetrik savaş gibi küresel tehdit unsurlarını caydırıcı politikaları üretip, hükümete yol haritası çizmesi gereken anayasal bir organ olan MGK’nın, bırakın bu işlevlerini yerine getirmesini yok olma sürecini izlemekle yetiniyoruz.

Oysaki MGK, 2003 yılında yapılan reformlarla, siyasi otoritelerin üzerinde karar alma ve uygulatma gibi işlevleri sona erdirilip gerçek anlamda ulusal güvenlik politikaları üreten bir kuruma dönüştürülerek demokrasinin gereği yapılmıştı.

Gelin görün ki 2003 reformlarıyla sivilleştirilen ve askerin arka bahçesi olmaktan çıkartılan MGK’nın, artık esamesi okunmaz, potansiyeli heba edilir olmuş.

Başında bir büyükelçinin görev yaptığı MGK, Terörle Mücadele Üst Kurulu toplantılarına çağrılmayarak, iç güvenlik yetkileri tırpanlanırken dış politika alanında da Dışişleri Bakanlığı’na fikir üreten bir düşünce kuruluşu statüsüne indirgenmiş durumda.

İlgili tüm kurumlar arasında iç ve dış güvenlik konularının koordine edilmesi amacıyla Başbakanlık bünyesinde 2006 yılında kurulan Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü, MGK’nın yetkilerini tırpanlamıştı, üstelik de bu birimin kurulması için gerekli eylem planını bizzat hazırlamış olmasına karşın.

Yeri gelmişken, bu genel müdürlüğün de hem güç kavgası hem de ehil atamaların yapılmamış olması nedeniyle kendisine yüklenen görevleri gerçekleştiremediğini belirtelim.

Bu da siyasi otoriteyi yeni arayışlara yöneltmiş ve Aktütün karakoluna ekim başlarında PKK’nın düzenlediği saldırılar sonrasında hükümet, henüz ayrıntıları belli olmayan yeni bir güvenlik birimi kurulmasına karar vermişti. Bu güvenlik biriminin kurulması için yapılan güvenlik zirvesi toplantılarında da MGK yoktu.

Hükümetin, kullanması gereken önemli bir potansiyel olan MGK’nın nasıl ihmal edildiğinin bir göstergesi de, üç genel sekreter yardımcılığından boş olan ikisine aylardır henüz bir atama yapılmamış olması.

Enteresandır ki, hükümetin, MGK’ya ilgisinin azalmasına paralel olarak askerin de, sivilleşmesiyle sonuçlanan reformlar öncesi ağırlığını olabildiğince hissettirdiği bu kurula artan biçimde ilgi göstermediği gözleniyor.

Hatta güvenilir bir kaynağımın bana aktardığı bir anekdota göre, ağustos ayı itibariyle emekli olan dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, yine dönemin MGK Genel Sekreteri Büyükelçi Yiğit Alpogan’a, “MGK toplantılarına ayağımı sürüyerek gidiyorum,” diyerek, bu kurula yönelik ilgisizliğini dile getirmiş.

Devletin tepesini, iç ve dış güvenlik konularını görüşmek üzere biraraya getiren MGK’ya gösterdiği isteksizliğini Büyükanıt, bu kurul dışında kamuoyuna sık sık yaptığı açıklamalarla da gösteriyordu zaten.

Şimdiki Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un ise, MGK toplantılarına ve buradan çıkan tavsiye niteliğindeki kararlara daha uygun hareket ettiği belirtiliyor. Orgeneral Başbuğ’un, hükümetin isabetli bir karar alarak, Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile başlattığı diyaloga en azından kamuoyu önünde henüz bir tepki vermemiş olması da olumlu bir işaret olarak gösteriliyor.

Sonuçta, Anayasa’ya göre, ülkenin güvenlik politikalarının oluşturulmasında böylesine önemli bir görevin yüklendiği MGK’nın, bugün işlevsiz bir kurul haline gelmesi, Türkiye’yi, doğru güvenlik politikalarının oluşturulup, olası tehditlerin bertaraf edilmesi konusunda zaafa uğratır nitelikte.

Bilkent Öğretim Üyesi ve ASAM Uzmanı Şanlı Bahadır Koç’un, “Arzın Merkezine Seyahat: ABD Ulusal Güvenlik Konseyi” adlı makalesinde, ABD’nin önde gelen siyaset adamlarından yaptığı aşağıdaki alıntılar, MGK’nın önemini vurgulamak açısından önem taşıyor.

“Ben sentezci, analist ve koordinatörüm. Ayrıca uyarıcı, güçlendirici, uygulayıcı, arabulucu ve hatta paratonerim. Değişik zamanlarda duruma göre bu rolleri oynarım.” –Zbigniew Brzezinski, Ulusal Güvenlik Danışmanlığı rolünü yorumlarken

“İyi organizasyon iyi politikanın garantisi değildir. Ama kötü organizasyon kötü politikanın garantisidir.” –Dwight Eisenhower

18 Kasım 2008 Salı

Savunmaya Giden Her Kuruş Sosyal Devletten Çalınıyor

Sosyal Bütçeyi İzliyoruz Platformu’ndan Çakar, 2009 bütçesinden Milli Savunmaya ayrılan payın büyüklüğünü eleştiriyor. Adil bir paylaşım için sosyal politika, bunun için de eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi alanlara kaynak ayrılması lazım.

Sosyal Bütçeyi İzliyoruz Platformu’ndan Burcu Yakut Çakar, “savunma bütçesine ayrılan payın bu denli yüksek olmasının sosyal politikaları bütçesel anlamda ikincilleştirdiğini” söylüyor.

“Bu ikincilleştirme, Türkiye’de vatandaşlığın eşitsizlikleri azaltma potansiyelinin tam anlamıyla gerçekleştirilememesi olarak da okunabilir.”

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün 2009 yılı için Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu'nda sunduğu 14 milyar 532 milyon YTL’lik bütçe kabul edildi. Geçen yıl bakanlığın bütçesi 13 milyar 524 milyon YTL'ydi. 

Gönül, hazırladığı bütçeyi komisyona sürerken Türkiye’nin "bir yandan istifade edilebilecek fırsatlarla, diğer yandan da çok yönlü yaklaşım gerektiren risk ve tehditlerle karşı karşıya olduğunu" kaydetti. Uzmanlar Türkiye'de savunma bütçesinin 1980'den 2000'lere gelirken ikiye katlandığını, ayrıca savunma harcamalarının sadece bakanlık bütçesiyle sınırlı olmadığını söylüyordu. 

Adil paylaşım için sosyal bütçe 

“Devlet Planlama Teşkilatı 9. Kalkınma Planı’nda bütçelerin toplumun yaşam standardının yükseltilmesinin amacıyla, adil gelir paylaşımını temel alacak şekilde hazırlanacağı öngörülüyor.”

Platform olarak bütçe görüşmelerinde milletvekillerinin dikkatlerini sosyal politikalara çekmek amacıyla kendilerine kadın, çocuk, sosyal yardım ve hizmetler, eğitim, engelliler ve gençlik alanlarında bilgi notlarıgönderdiklerini" ifade eden Çakar “taleplerinin temelini kısaca bütçenin güvenlik eksenli olmak yerine, sosyal politika eksenli yapılması fikri oluşturduğunu” kaydediyor.

“Görüşümüz sosyal politika eksenli bir bütçenin ancak doğru sosyal politikalara daha fazla kaynak ayrılması ile mümkün olduğu yönünde.”

Eğitime bütçe

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu'nda dayer alan Çakar’a göre Anayasada açıkça belirtilen Türkiye’nin bir sosyal devlet olması ilkesi ancak okul öncesi eğitimden, engellilere yönelik sosyal hizmetlerin geliştirilmesine kadar çok çeşitli alanlarda uygulanacak doğru sosyal politikalara kaynak ayrılması ile mümkün olacak.

Eğitim Reformu Girişimi (ERG), Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerine gönderdiği bilgi notunda hazırlanan 2009 bütçesinden eğitime yeterli kaynak ayrılmadığını söylemiş; bu durumun düzeltilmesiniistemişti. (BÇ)


BİA Haber Merkezi - İstanbul

18 November 2008, Tuesday

Bawer ÇAKIR

14 Kasım 2008 Cuma

Yokluğum Türk varlığına armağan olsun!

ARAT DİNK / TARAF

Egemenlerin “İnkâr Hanı”nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet derdindendir. Zincirinden boşaldı mı “İkrar Evi”ne dönmek ister, evi gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine yaparım!

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül soruyor: “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?” Soru basit, hadi cevap ver. 

Tek başına bir anlamı yok tabii. Hatta tek başına okunsa “Allah söyletmiş” ya da “gönülden söylenmiş sözler” de denebilir. Nitekim dünyanın birçok yerinde “Türkiye etnik temizliği kabul etti”, “Türkiye’de resmî görüş değişiyor” gibi olumlu yorumlarla karşılayanlar da olmuş. 
Oysa işin aslı öyle değil. Zira Bakan “bugünkü devlet”i olumlayarak soruyor sorusunu. “Şunlar devam etseydi bugünkü devlet olur muydu” derken de eğer bugünkü devleti olumluyorsan, o devam etmeyen şeylerin devam etmemesinden de memnunsun demektir. Açık açık da söylemiş zaten –ben niye bu kadar uğraşıyorsam?.. 

Birçok yabancı, “bir savunma bakanı niye bunlarla ilgileniyor” diye de sorabilir tabii. Türkiye’yi biraz bileni de “savunma”nın bu ülkede başka bir egemenin tekelinde olduğunu bildiğinden, savunma bakanının asıl işini yapamadığı için mecburen başka şeylerle (demografik yapı, ekonomi vs.) ilgilendiğini düşünebilirdi. Ama Türkiye’yi biraz daha tanısa, azınlıkların bu ülkede tam da bu alanda değerlendirildiğini bilecek, hatta eğitim kitaplarında azınlıklardan sadece Lise Milli Güvenlik Ders Kitabı’nda bahsedildiğini bilecek ve Bakan’ın bu ilgisine hiç şaşırmayacaktı. Kısacası, savunma bakanı işini yapıyor. 

Ciddiyete davet edildiğimi duyar gibi oluyorum. O yüzden bundan sonrası çok ciddi olacak. Soru neydi?.. 
“Rumlar, Ermeniler (YAŞAMAYA) devam etseydi, bugün Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi?” 
“Hayır olmazdı.” Basit soruya basit cevap. 

Sen kalk, yokluğuma övgü düz, sonra da o yokluğum üzerine bir ülkenin kurulduğunu ifade et, o ülkenin bugünkü halini makbul gör, ondan sonra da ‘olsalardı ne olurdu halimiz’ diye iç geçir. Kendi ayağına kurşun sıkmanın tarifi gibi bir şey. ‘Sana ne’ diyeceksiniz. Sıkmışsa sıkmış. O ayakla sizin birlikteliğinizi çoktan koparmadılar mı zaten? Gerçekten de işin bu bölümünden artık bana ne... 
Tabii işin en acı tarafı, Bakan’ın söylediklerinin büyük bölümünün maalesef doğru olması. Peki, doğruysa doğru, sorun ne? Bakan doğruyu söylüyor ama doğruyu yanlış söylüyor. Yüreğimizin tavan aralarına, bodrum katlarına koyup, gittiğimiz her yere beraberimizde götürdüğümüz, kırılgan acılarla dolu sandıklarımızı oradan oraya savuruyor. Zar zor, ite kaka vardığımız “O dönem herkes çok acılar çekti” kavşağından, direksiyonu birden bire “iyi oldu” sokağına kırıyor. Olanları doğru söylüyor ama olanların doğru olduğunu da söylüyor. 

Şu soruya hakkıyla cevap verelim şimdi... 

“Hayır, aynı olmazdı. Süper olurdu.” 

Sen ne diyorsun? Bütün ülke üç noktaya birikmez, kırk küsur merkez olurdu. Yirmi, otuz yıllık fidan hayatlarımız değil, kadim bir orman gibi kültürümüz olurdu. Anasının doğduğu yerde doğabilirdi herkes, işte o zaman ülke, “memleket” olurdu. 

Ben neler söylüyorum? 

Hiçbir şey değişmese bile en azından o insanlar bugün yanımızda, bizimle yaşıyor olurdu. Hiçbir şey değişmese bile en azından sen bu ülkede savunma bakanı olmazdın. Olsan da böyle düşünmezdin. Düşünsen de böyle konuşacak cesaret bulamazdın. Konuşsan da ertesi gün hâlâ bakan olmazdın. Bir daha bakalım, savunma bakanı neyi savunuyor?.. 

Olmamamızın iyi olduğunu savunuyor. Tehcir ve mübadelenin Türkiye için çok hayırlı olduğunu savunuyor. Bunca yıl söyleyip duracaksın ‘öyle bir niyet yoktu, bunlar savaş tedbiri’ falan filan diye; ondan sonra da, bu “gönülsüz tedbirler”den nasıl fayda sağladığını, onların üzerine nasıl inşa olduğunu falan, rahat rahat anlatacaksın. Bu gönülsüz tedbirlerin anlamının “milyonlarca can” olduğunu ayrı bir cümlede söyleyeyim dedim, yoksa ağır olacak... 

Çok sık unutulan ilginç bir şey söyleyeceğim: Biz hâlâ varız. İşte şu kadarız bu kadarız. Azız mazız, azınlığız, ama varız. Bizim de (yani şu an olanlarımızın da) olmamamızı mı istiyor Bakan? 

“Yok” diyecek elbet. “Estağfurullah. Olur mu hiç öyle şey; sizin başımızın üstünde yeriniz var.” Madem bizim olmamızın bir mahzuru yok o ölenler, o gidenler de olsaydı... Ama o bunun cevabını vermiş. Onlar işte verimli topraktaydı, adadaydı modadaydı, paralar onlardaydı... “O verimli topraklar, o paralar babanın malıydı da hileyle hurdayla mı aldılar, yalanla dolanla mı aldılar? Onlar, o verimli topraklara gökten zembille mi indiler” diye sorarlar adama. 

Bu resmî tez benim kafamı iyice karıştırdı. O insanlar tedbiren mi sürüldüler, yoksa verimli topraklardalar diye mi sürüldüler? Unutmuşum, zaten Ermeniler Ermeni oldukları için sürülmemişlerdi... Sadede geliyoruz galiba. Tabii o zaman “soykırım”dan yırtmak için verimli topraklardaki müslim-gayrimüslim herkes sürüldü” gibi bir şey söylemek gerekecek –o tarih de yakında yazılır herhalde. 

Sermayenin “milli”leştirilmesiyle (hele böyle millileştirme) liberal ekonominin aynı cümlede nasıl kullanıldığını da bir uzman bize anlatır artık. Sen “milli”yi böyle tarif et, “millet”i, “Türk”ü böyle tarif et ondan sonra da çıkıp “tek millet” diye slogan attığında karşı çıkanlara kapıyı göster. “Ben Türk değilim” diyene de kız. 

Çok ciddi bir önerim var. Hani göz bebeklerimizi, civcivlerimizi her pazartesi sabahı, torna-tesviye sıralarına oturtmadan önce, beton bahçelerde topluyoruz ya, hani onlara şuur aşılayıp, tekleştirip, kutsal amaçlara kanalize edip, dar borulardan geçiriyoruz ya. Hani hep bir ağızdan ant içtiriyoruz ya: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye... Azınlık okullarında şöyle dedirtelim çocuklara mesele kapansın: “Yokluğum Türk varlığına armağan olsun.” 

İnkârdan ikrara doğru yol alınacağını elbette öngörebilirdik de, o ikrarın böyle gönülden bir ikrar, yaşananı olumlayan bir ikrar olacağını da doğrusu tahmin edemezdik. 

“Gönülsüz tedbirler”den, “gönüllü yokluğumuz”a, resmî ağzın önlenemez evrimine tanık oluyoruz. İç ses artık işkembede durmuyor, duramıyor. Ne de olsa egemenler inkârı sevmez. “Madem egemenim, niye inkâr edeyim?” Egemenlerin “İnkâr Hanı”nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet derdindendir. Zincirinden boşaldı mı “İkrar Evi”ne dönmek ister, evi gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine yaparım! 

Sür kardeşim o zaman. Gönlümüz zaten sürüldü çoktan. İliklerimize işlemiş kör olası ilkeler sayesinde zaten zar zor durduğumuz memleketimizden, atalarımızın, daha da önemlisi torunlarımızın yüzüne bakacak onurlu bir duruş uğruna ağız dolusu lafı yiyip yuttuğumuz, her gün yaşamaya çalışarak yaşadığımız DÜNYAMIZDAN, sür bizi de gayrı. Sür gitsin, sür bitsin. Bu lafı yutmayacağım ben. 

Ama niye süreceksin? Bizim etimiz ne budumuz ne? Dişinin kovuğuna gitmez. Zaten biz sürüyüz. Egemenliğe ortak olmayı istemek yerine, egemenin akıllısını ister ya sürüler, bizimki de o misal; oturmuş egemenin akılsızlığından bahsedip, egemen uyarıyoruz. Bu kadarı da fazla, bu iş böyle göstere göstere de yapılmaz ki. Vicdan evinden hiç mi geçmedi yolun?

1 Kasım 2008 Cumartesi

You Tube, sansür ve müzik sektörü

You Tube gibi içerik barındıran bir video kütüphanesinin tamamen yasaklanmasının nedeni söz konusu “hakaret” videoları değildir. Bu sadece bir bahanedir. Güç ve iktidar heveslileri You Tube “kavramını” tehlikeli bulmaktadırlar

Tek kanallı TRT dönemlerinde şarkıların “denetim” sisteminden geçmesi ile (hala) devam eden sansür, sadece müzik eserlerinde değil her alanda etkisini gösteren, güç ve iktidar çevrelerinin kitle kontrolü açısından yılmadan uğraştıkları bir konudur. Dünyanın her yerinde güç ve iktidar eleştiri sevmez ve en “uygar” zannettiğimiz ülkelerde bile sansür mevcuttur. Sansürün kullanım oranı değişiktir sadece, yasaklama eylemi ve eğilimi aynıdır. 


You Tube gibi içerik barındıran bir video kütüphanesinin tamamen yasaklanmasının nedeni söz konusu “hakaret” videoları değildir. Bu sadece bir bahanedir. Güç ve iktidar heveslileri You Tube “kavramını” tehlikeli bulmaktadırlar. Her önüne gelen onların denetimi olmadan nasıl yayım yapar? Ne hakla? Denetim onlar için zorlaşmıştır. İmkansızlaşmıştır. Bu yüzden akıllarını ekmek ve peynirle yedikten sonra, sanki bu siteye ulaşım başka yollarla mümkün değilmiş gibi uygarlığa yakışmayan bir yasaklama metodu ile You Tube/ Telekom girişini engellemişlerdir. Dünyaya bizim hala ne kadar “ileri” olduğumuzu deşifre ederek. 

Müzik sektörünü olumsuz etkileyen bu gelişim, aslında mümkün olsa interneti tamamen yasaklamak isteyen bu zihniyetin umurunda değildir. Sanatın çağımızda kitlelere ulaşmasını, insanların yaratıcılıklarını, fikirlerini ve önemsedikleri konuları paylaşmalarını, ölüm döşeğinde olan müzik sektöründeki müzisyenlerin kendilerini ve eserlerini tanıtacak videolarının yayımlanmasını önemsemezler. Ruhlar çürüyünce duyarlık da onunla beraber yok olur. Kültür ve sanatla, paylaşımla büyümeyenler bu konuyu önemsemez, sanat sadece “lay lay lom”dur onlar için. Bazen haddini aşan, susturulması gereken bir “lay lay lom”. Tarihe gömülmüş sanat eserlerini, yaşamayan bir müze anlayışı ile eskilerin sanatını bazen benimsemiş gibi yaparlar ama şimdiki zamana tahammülleri yoktur. 

İfade özgürlüğünün yeni mekanı olan internet elbette ifade “özürlü” bir sistemde barınamaz. Kısıtlanmalıdır. Bunun mücadelesini vermez isek daha neler kısıtlanacaktır neler. Hayatta hiçbir hürriyetin, özgürlüğün ve hakkın güç ve iktidar çevreleri tarafından halka bağışlandığı görülmüş müdür? İşte müzik sektörünün You Tube ve benzeri paylaşım platformlarına en çok ihtiyacı olduğu anda bu tür portalların yasaklanmasına gösterilen tepki (sizlik) üzücü ve kaygılandırıcı boyuttadır. 

Müzik sektörü menfaat ilişkileri ile kurgulanmış ve artık eskimiş TV video kanallarına teslim olarak bir menfaat kazanabilmektemidir? Müziğin artık halk tarafından istenildiği zaman dinlenildiği ve izlendiği aşikar değil midir? Bu çerçevede yasaklanan her internet portalının, yatırım yaptıkları prodüksiyonların ve görsellerinin tanıtımını olumsuz etkilediğini bilmiyorlar mı? Bağımsız müzisyenler bu bağımsızlıklarını bu tür çağ dışı (ve devamı gelecek) yasaklarla kaybedeceklerini bilmiyorlar mı? Neden susup, oturulup böyle bir yasak kabul ediliyor? 

You Tube veya Google şirketi değildir söz konusu olan. Buradaki konu ilk önce halka, bağımsız müzisyenlere, müziğe yatırım yapan bir sektöre ve temel ifade özgürlüğü ve bilgi alma haklarına yapılan ihlallerdir. İnternetteki bilgi akışını engellemek mümkün değildir. Bir vanayı kapatabilirsiniz ama tazyikli su başka bir yoldan, yeni bir kanaldan tekrar ulaşır gitmek istediği yere. İtiraz edilmesi gereken nokta bu yasakçı zihniyettir. 

Sanat dünyasının, medyanın ve halkın bilgi alışverişi için değil, sadece “eğlence” için kullanılması istenen internetin hakikaten ne olduğunu anlamadığımızı düşünüyorum. İnternetin gücünün farkında mıyız? Onu yasaklamaya çalışanlar farkında ve bizim de “chat” yapmaktan iki dakika feragat edip, etkin bir şekilde en doğal hakkımız olan bilgi paylaşımını kısıtlayan darbelere hayır dememiz gerekir. 

İnternette sadece geyik ve porno yoktur. Web’den Harvard Üniversitesi’nde master tezini yayımlamış birinin çalışmasına, Tina Turner’in 1972’de yapmış olduğu röpörtaja, bir hastalık hakkında yapılan çalışmalara, değişik görüş açılarından aynı haberi takip edebilme olanağına, TV de asla göremeyeceğiniz belgesellere, köşe yazılarına, Noam Chomsky’den Carl Jung’a kadar hakkında bilmek istediğiniz düşünürlere ve eserlerine, insan hakları ihlallerini cesaretle filme alanlara, bağımsız filmlere, kitaplara, sizden farklı düşünen, farklı yaşayan “öteki” insanların başka yerde göremeyeceğiniz dünyalarına, diğer kültürlere, kuracağınız yeni iş için imkanlara, gelir kaynaklarınızın artmasına vesile olacak kaynaklara, asla tanışamayacağınız insanlara ve her tür bilgiye ulaşabilirsiniz. Bu bilgilerin hepsi doğru, hepsi etik, hepsi bilimsel değildir elbet ama bunu ayrıştırmayı sizin adınıza otoriter bir “baba” yaptığı anda interneti sadece geyik yapmak için kullanmaya mahkum olursunuz. 

Müzik endüstrisinin tek umudu olan internet paylaşımına engel olan herşey protesto edilmelidir. Eğer bu tür yaklaşımları hiçbirşey yapmadan izlerseniz, şikayet hakkınızı da kaybedersiniz. 

Sanatçının sanatının icrasından başka en başta gelen mücadelesi eserlerini yaratacak ve paylaşacak ortamların hür olmasıdır. Bu mücadele çağımızda internet ile ilintilidir. Bilgi paylaşımını hiçbir devirde bu kadar kapsamlı ve hızlı elde edememiştik ve bu nimetten yoksun bırakılmak, aynı zamanda yoksul bırakılmak demektir. Her anlamda. 

Müziğin artık görsel bir unsur olarak da algılandığı çağımızda bu paylaşımın ne kadar kapsamlı olduğunu da düşünmek zorundayız. Düşünün. Bir şarkınız var. Amatör bir video ile bunu paylaştınız. Sizden haberdar olmayan kişiler de paylaştı, yorum yaptı. 50 kişi daha sizden (anında) haberdar oldu diyelim. 15 yıl evvel bu mümkün değildi. Dün web sayfama eklediğim esere bugün Çin’den yorum geldi. Bu hangi dönemde mümkün olmuştur? Çağımızın nimetlerinden bizi yasakçı güç ve iktidar hevesleri ile boğmaya çalışan zihniyete DUR demenin vakti gelmemiş midir? Daha kaç tane magazin programı izleyeceğiz? Kaç dizi bizi uyutacak? 

Yeni kuşakların bilmesi gereken birşey vardır. Geçmişte nasıl bilgi akışını sağlayan her unsur, mesela kitaplar yasaklanmış (ve yasaklanıyor) ise, bizim dönemimizde yani internet çağında da mücadelelerimizden biri internetin sağlıklı kalmasıdır. Bilgi akışının yeni adresi olan interneti koruyabildiğimiz oranda çağımızın nimetlerinden faydalanabiliriz. Hele kütüphaneleri tek tük serpiştirilmiş ülkemizde, internete yapılacak her türlü müdahale kültürümüzü direkt etkileyecektir. 

Bugün yapacağınız eylem sadece geleceğinizi değil ŞİMDİ nizi belirler. Bu yazıyı okuyan herkes sembolik olsa da mutlaka her gün fikir ve ifade özgürlüğü için birşey yapmalıdır. Yoksa bu özgürlüğü elinizden alanlar, siz futbol seyrederken size yapacaklarını yaparlar. 

Fuat Abdullah: Müzisyen

Radikal 11-10-2008

TBMM ne işe yarar?

Düşünce özgürlüğü bir bakıma herhangi bir toplumsal faydadan bağımsız olarak isteyenin istediğini söyleyebilmesidir, ama sadece bundan ibaret değildir

Türkiye Büyük Millet Meclisi ne işi yarar? Darbelerle bezeli tarihimiz, bu soruyu bizlere geçmişte birçok kez sordurdu. Öyle ki, parlamentoların ideolojik işlevi, siyasetçilerin yolsuzluğu, partilerdeki lider sultası ve temsili demokrasinin demokratik ideali gerçekleştirmekten ne kadar uzak olduğu gibi birçok meseleyle ilintili olarak ve birçok farklı bağlamda bu soru sorulabilir. Benim bu yazıda bu soruyu ele alma nedenim ise TBMM’nin ve meclis başkanı Köksal Toptan’ın, Taraf gazetesinin Aktütün üzerine yaptığı habere verdikleri tepki/sizlikten kaynaklanmakta. Bu küçük bir ayrıntı, gözlerden kaçabilecek masum bir demeç olarak algılanmış olabilir; hele hele de Genelkurmay Başkanının medyaya savurduğu tehditlerin, terörle mücadele ve ulusal güvenlik politikasından birinci derecede sorumlu olan Başbakan’ın Genelkurmay’a verdiği kayıtsız şartsız desteğin, ve askeri mahkemenin haber durdurma kararının yanında çok da üzerinde durulmamasi gereken bir yorum olarak görünebilir. Genelkurmay Başkan’ın vahim açıklamaları ve hükümetin orduyla tam bir mutabakat içinde oluşu üzerine birkaç gündür yazılıp çiziliyor, eleştiriler yapılıyor. Uzun zamandır alışık olduğumuz karşıt görüşleri sindirme çabaları, hıyanet söylemi, ‘şehitlere hakaret oluyor’ edebiyatı yine yaygın. Sanki bu haberi yapanlar, 17 gencin neden öldüğünü, ölümlerini engelleme olasıllığının olup olmadığını sorgulamıyormuş gibi. 


Ne demişti Köksal Toptan? “Türkiye özgür bir ülke, hür basını var. Eleştiri de özgür olmanın, demokrat olmanın doğal bir sonucudur. O nedenle de gazetecilerin görev yapma algılayışında saygı göstermesi gerekir. Ama burada toplumun her ferdi olarak topyekün bi terör mücadelesinde zafiyet anlamında algılanabilecek davranışlardan hepimizin, herkesin her kurumun özenle kaçınması lazım” demişti. Pek güzel değil mi, hem hak ve özgürlüklere saygı duyuyor hem de ordumuzun hassasiyetlerini önemsiyor? Bu demeçte de ne var canım? 


Şu var: Taraf gazetesinin yaptığı haber sadece bir eleştiri, bir fikir beyanı değil. Zaten Genelkurmay Başkanı da Ahmet Altan’ın köşe yazısına esip gürlemedi. Burada sadece bir yorumdan bahsetmiyoruz. Taraf gazetesi öncelikle bir haber yaptı. Bu haber belli belgelere dayanıyordu ve ilk hedefi belli olguları göstermekti. Neydi göstermek istediği olgular? Aktütün’e olacak saldırının önceden izlendiğini, billindiğini. Öyle saldırının hemen ardından televizyonlarda gösterildiği gibi termal kameralardan kaçan, dolayısıyla nereden geldiği bilinmeyen bir saldırı değildi. Göz göre göre olmuştu. Bu kapsamdaki bir haberin yorumdan ibaret olduğunu söyleyemeyiz (biliyoruz ki olgular anlamını belli söylemsel kurgular içersinde kazanır, dolayısıyla değer yargıları haberlere içkindir fakat kurgusallığa yapılan bu atıf dahi saldırıda bulunan teröristlerin kimliklerinin önceden bilindiği ve kameraların onları izlediği gerçeğini değiştirmez). Bu kendi başına bir eleştiriden ibaret de değildir. Bu olgulara dayanarak Taraf gazetesi bir görev ihmalinin olup olmadığını sormuştur, neden yeterli önlemin alınmadığını sorgulamıştır; eleştiri bu noktada başlamıştır. Hatta ben şimdi bu haberin gösterdiği olguları ve hemen bu saldırının ertesinde tezkerenin uzatıldığını göz önünde bulundurarak, burada belki de sadece bir ihmal yok, kamuoyunu psikolojik olarak etkilemek, tezkerenin uzatılmasını meşrulaştırmak için TSK’nın herhangi bir kademesinde kötü niyet de var dersem, bu bir yorumdur, görüştür. İkisi birbirinden farklıdır. 


Toptan, hür basındır, eleştirme hakları vardır derken ne yapıyor? Meclis başkanı olarak büyük bir ciddiyetle üzerine düşmesi gereken olguları herhangi bir fikir düzeyine indiriyor, onu göreceleştiriyor, işte “delinin biri de bunu diyor, demokrasilerde isteyen istediğini der” noktasına getiriyor. Bundaki hedef bir bakıma bu haberi önemsizleştirme, onu haber olmaktan çıkarıp herhangi bir görüş haline getirmek ve böylece haberin ciddiye alınması durumunda yapılması gerekenleri savuşturmaktır. Bu düpedüz demokrasinin, düşünce ve ifade özgürlüğünün içinin boşaltılmasıdır. 
Düşünce özgürlüğü bir bakıma herhangi bir toplumsal faydadan bağımsız olarak isteyenin istediğini söyleyebilmesidir, ama sadece bundan ibaret değildir. Düşünce özgürlüğü demokrasinin temellerinden biridir, çünkü o ifade edilen düşüncelerin alınan belli kararları sorgulayacağı, belli yanlışları göstereceği, yeni eylemlere kaynaklık yapacağı da öngörülür. Basın özgürlüğü önemlidir çünkü otoritenin gizlediklerini ortaya çıkaracağı, ortaya çıkardıklarının halkın iradesini kullanmasında etkin olacağı veya halkın iradesini kullanmakla yükümlü kurumların basının açıkladığı olgulardan yararlanacağı varsayılır. Mesele sadece isteyenin istediğini söyleyebilmesi değildir, bu baskıdan muaf olma, sınırlanmadan düşünebilme ve konuşabilme liberal demokrasinin liberal öğesidir. Bunun demokrasi boyutu (ise sadece yalnizca birşeylerden özgür olmak değil, halkın iradesini hayata geçirmektir. Bu bir bakıma eylemde bulunmak, yani birilerinin hesap vermesini sağlamak, politikaları değiştirmek, yeni politikalar üretmek ve eskilerini eleştirmektir. Temsili demokraside tüm yetersizliklerine rağmen meclisin öncelikli işlevi budur. Şimdi eğer birileri belgelerle 17 gencin hayatını kaybettiği bir saldırıda en azından bir ihmalin hatta belki bir kastın dahi olabiliceğini gösteriyorsa, TBMM bunu ciddiye almak durumundadır. Bunu “eh işte, bu da bir fikir, devir düşünce özgürlüğü devri, anlayış gösterin paşam” diyerek savuşturamaz. 


Hak ve özgürlüklere saygı göstermek demokratlık için yeterli kıstas değildir. Eğer siz belli karar alma pozisyonlarına halkın oyuyla seçildiyseniz, o pozisyonun sorumluluklarını yerine getirmeniz gerekir. Demokrasinin gereğini ancak o zaman yapmış olursunuz. Bunu eğer yapmıyorsanız, Genelkurmay Başkanı da Dağlıca ile ilgili incelemelerin yapılmakta olduğunu, gereken derslerin çıkartılacağını ama bu dersleri paylaşmak gibi bir zorunluluklarının olmadığını söyler. Söyler çünkü ona kimse bu cumhuriyetin ordusu olarak halka ve onun seçimle işbaşına getirdiği vekillerine sorumlu olduğunu hatırlatmamaktadır. 
Birileri öküzün altında buzağı aradığımı düşünebilir ama kanımca baskının ve otoriter politikaların sonuç vermediği noktada, izlenecek yeni taktik tam da Köksal Toptan’ın yaptığıdır. Hannah Arendt, “Hakikat ve Siyaset” adlı makalesinde, iktidar sahiplerini ve mevcut düzeni rahatsız edecek olgusal gerçeklerin, bilinçli veya bilinçsizce olgusal gerçekler olmaktan çıkarılıp tartışılabilinicek bir görüş haline dönüştürüldüğünü, bu şekilde sistem için zararsız kılındığından söz eder. Her şeyi göreceleştirmek, marjinalize etmek ve bu şekilde kamuoyunun dikkatinden kaçırmak. Bu tehlikelidir çünkü görünürde demokratiktir ama demokrasiyi bir zevkler ve renkler tartışılmaz noktasına getirip, demokrasinin temelinde yatan hak ve özgürlüklerin gerçek etkilerini yapmalarının önüne geçmektedir. Statükonun kendisini kadife bir örtü altında üretme çabasıdır.

 

Mert Arslanalp: Northwestern Üniversitesi Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi

Radikal 28-20-2008

21 Ekim 2008 Salı

Yaş 14, Yolun Yarısı Eder mi?

Yargıtay temsilcilerin, tecavüzcüsüyle evlendirilen bir kız çocuğunun hayatının geri kalanını nasıl geçireceğini düşünmelerini, kendilerini o çocuğun yerine koymalarını istiyorum.Türkiye’deki yasa düzenlemelerinin şöyle “güzel” bir yanı var ki, siz ne kadar “mağdur” olmak için çabalarsanız çabalayın, başaramıyorsunuz, devleti gerçekten sizi “korumak” için çalışıyor, inanın.

Devlet aynı zamanda büyük rakamları sevmiyor. Yargı mevkiindekiler, “az olsun temiz olsun” felsefesiyle hareket ediyor genelde.

Evlilik yaşı 17 mi? Kesinlikle olmaz, çok geç, hemen 14 yapalım.“Gönüllü” cinsel ilişki yaşı 15 mi? Çok sakıncalı, 14’e indirelim.Evlilik içi tecavüze verilen ceza 7 yıla kadar mı? Çok gereksiz, en fazla 1 yıla kadar olsun.

Küçük çocukların tecavüzcüleri “lütfedip” tecavüz ettiği kişiyle evlenmeye razı mı geldi?O halde, hemen cezadan muaf olsun. Maksat tecavüzcü, pardon yani “vatandaş”, mağdur olmasın.

F.K'yi tanıyor musunuz?

F.K. ismi, bu “ilerici” düşünceleri Türk Ceza Kanunu’na yansıtmaya çalışan “değerli” Yargıtay temsilcilerine tanıdık geliyor mu bilmiyorum ama ben F.K'yi yine de hemen kendilerine anlatmak istiyorum.

F.K. Kahramanmaraş’ın Saygılı köyünde yaşıyordu. Kendisinden 10 yaş büyük bir kişiyle evlendirilip bakire olmaması sebebiyle evliliğinin ilk gecesi evine geri gönderilip “intihar ettiğinde” henüz 15 yaşındaydı.F.K. aynı zamanda 9 yaşındayken tecavüze uğramış ve bunu ailesine söylememişti. Ölümüne, ya da gazetelere yansıdığı üzere “intiharına” yol açan olayın sebebi de aslında yaşadıklarını kendine saklamasıydı.

“İntiharından” sonra, aralarında “koca”sının da bulunduğu üç kişi göz altına alındı ve bu kişiler sorgulandıktan sonra serbest bırakıldı.Savcılık, tecavüz “iddia”sının soruşturulmaya devam ettiğini söylese de, yıl içerisinde çıkan onlarca benzer “haber”den de bildiğimiz üzere, bu gibi olayların hemen hemen hiçbiri ne hikmetse “çözülemiyor”.

Şimdi, ben gazetelerde neredeyse her gün karşımıza çıkan F.K.'lere rağmen, düşündüklerini TCK’de yasalaştırmak isteyen Yargıtay temsilcilerine sormak istiyorum:

F.K. sizin kızınız olsaydı ne yapardınız? Ya da her gün tecavüze uğrayan yüzlerce kadından biri siz olsaydınız, tecavüzcünüzün, sırf siz “ortada kalmayın” diye sizinle evlenmesini ister miydiniz?Kardeşinizin, kendisine eşi tarafından tecavüz edildiği bir evliliği olsaydı mesela, “ailenin reisi” hapse girince “aile perişan oluyor” diye bu eylemin cezasız kalmasını ister miydiniz?

Bu sorular üzerinde tek tek düşünmelerini istiyorum ben Yargıtay temsilcilerinin, ciddi ciddi, samimiyetle.

Tecavüz edilen çocuklar, kucaklarında bebekleriyle “ortada kalmasın” diye, yani “vatandaş mağdur olmasın diye”, evlenme yaşını 14’e indirmek isteyenlerin, daha kendi çocuk olanların istemeden sahip olduğu bu bebekleri gerçekten doğurup doğurmak istemeyeceğini düşünmelerini istiyorum.

Bu çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmek yerine kürtajın neden bir çözüm olarak görülemediğini öğrenmek istiyorum.

Temsilcilerin, tecavüzcüsüyle evlendirilen bir kız çocuğunun hayatının geri kalanını nasıl geçireceğini düşünmelerini, kendilerini o çocuğun yerine koymalarını istiyorum. “Aile içinde tecavüz mü olurmuş” deyip “özel hayat”a karışmak istemeyen, ama ne hikmetse tecavüzle ilgili yasa düzenlemeleri önerebilenlerin, evliliği süresince şiddetli dozlarda tacize maruz kalan kadınları düşünmesini istiyorum.

Ve tekrar sormak istiyorum, bunlar sizin başınıza gelseydi ne yapardınız? Cevabı bence gayet açık.
(SK/EZÖ)

BİA Haber Merkezi - İstanbul

21 October 2008, Tuesday

Senem KAPTAN

İngiliz Hükümeti'nden ‘Big Brother’ tasarısı

İngiliz hükümeti Big Brother’ı hayata geçiriyor. Ülkede yapılan bütün telefon görüşmeleri, e-mail ve ziyaret edilen internet sayfaları hakkındaki bilgileri depolayacak bir veritabanı hazırlanıyor.

İngiltere Hükümeti, olası terör saldırılarını önlemek için ülkede yapılan bütün telefon görüşmeleri, e-mail ve ziyaret edilen internet sayfaları hakkındaki bilgileri depolayacak dev veritabanı oluşturulması için tasarı hazırlıyor.
Hükümetin uygulamak için üzerinde çalıştığı ve ‘olağanüstü hal yasaları' olarak uygulanması beklenen güvenlik önlemleri, ‘Big Brother’ politikasının hayata geçirilmesi olarak yorumlanıyor. The independent, hükümetin terör saldırılarını bahane ederek telefon görüşmeleri, e-mail ve ziyaret edilen internet siteleri hakkında bilgi depolayan dev veritabanı oluşturmayı planladığını yazdı.
Gazete, ‘Big Brother veritabanı, özgürlüğün belini kıracak' başlığıyla duyurduğu haberinde, hükümetin hazırlayacağı tasarıda, internet servis sağlayıcıları ve iletişim şirketlerinden, telefon ve internet kayıtlarını İçişleri Bakanlığı’na teslim etmelerini istediği bilgisi yer aldı.
Haberde ayrıca, internet servis sağlayıcıları ve telekom şirketlerinden elde edilen bu kayıtların, polis ve güvenlik servislerinin rahatlıkla erişebilmesi için 12 ay boyunca saklanacağı belirtildi.
İngiltere'nin teröre karşı en acil çözüm olarak sarıldığı tasarısı, şüpheli olarak değerlendiren herkesi izlemeye olanak sağlıyor.(dha)

20 Ekim 2008 Pazartesi

Honduras lideri: Uyuşturucu yasallaşsın

Tegucigalpa’da uyuşturucuyla mücadele konferansının açılışında konuşan Honduras Cumhurbaşkanı Manuel Zelaya, “Uyuşturucu, silah ve insan kaçakçıları, çok güçlü uluslararası şebekeler. Bunlar, olağan meşru durumlarda kendilerine gereken cevabın verilmesini engelliyor” dedi.

Kaçakçıları takip edip ve öldürmek yerine insanların eğitimine yatırım yapmanın daha iyi olacağını söyleyen Honduras lideri, “Uyuşturucu müptelaları hasta olarak telakki edilmeli ve hastalık hükümetlerin tıp adamlarıyla birlikte hazırlayacağı sosyal programlarla tedavi edilmeli” diye konuştu.

Tegucigalpa konferansına Latin Amerika ve Karayiplerden 32 ülke katılıyor.

NTVMSNBC

Avustralya’dan insan embriyosu kopyasına izin

Lisansın, tüp bebek çalışmaları yapan Sydney IVF şirketine verildiği ve şirketin, araştırma için 7200 insan embriyonuna erişme imkanı olduğu belirtildi.

Şirkete söz konusu lisansı veren Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırma Konseyi’nin lisans komitesi başkanı doktor John Findlay, Sydney IVF’nin çalışmasının yakından takip edileceğini belirterek, şirkete tedavi amaçlı kopyalama lisansı verildiğini, embriyonların fetüs aşamasına ulaştırılmasına izin verilmediğini kaydetti. Bilim adamlarının, araştırmalarını, en fazla embriyonun rahime henüz yerleştirilmediği blastokist aşamasında sürdürebilecekleri belirtildi.

Şirketin araştırmasında başarılı olması halinde, bunun dünyada bir ilk olacağı kaydedilirken, Sydney IVF, araştırmalarında, yalnızca yeterince olgunlaşmadıkları ya da düzgün bir biçimde döllenmedikleri için tüp bebek için uygun olmayan ve donörlerin izin verdiği yumurtaları kullanacaklarını açıkladı.

Sydney IVF, embriyon kopyalamak için embriyona ait kök hücre, toplanmış yumurtalara tutulu kümülüs hücreleri ve deri hücrelerinin kullanılacağını bildirdi.

Dünyada kök hücre çalışmaları yapılan diğer ülkelerde, bilim adamlarının, çeşitli teknikler kullanarak, embriyona ait hücrelere benzediklerine inandıkları kök hücreler elde etmelerine izin veriliyor, ancak hiçbiri, kopyalanmış insan embriyonundan embriyona ait hücreler çıkaramıyor.

Avustralya’da tedavi amaçlı kopyalama araştırması üzerindeki yasak, 2006 yılı Aralık ayında parlamentoda yapılan oylamada kaldırılmıştı. Ülkede üreme amaçlı insan kopyalamak ise yasak.

NTVMSNBC

"Güvenlik Konseyi Üyeliği Türkiye İçin Tehlikeli Bir Oyuncak"

Dr. Aktar, "orta boy ve asimetrik biçimde dışa bağımlı" diye nitelendirdiği, BM ilkelerine göre davranmadığını söylediği Türkiye'nin oylamalarda "Batı'yla birlikte hareket etmek zorunda kalacağını, İran'la ilgili kararlarda zorlanabileceğini öngörüyor.

Türkiye'nin Birlemiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'ne geçici üye seçilmesini değerlendiren Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Cengiz Aktar, bu üyeliğin yalnızca prestij düzeyinde kalabileceğini söylüyor.

Türkiye'nin zorlanması yüksek olasılık, Aktar'a göre. "Türkiye gibi orta boy ve asimetrik biçimde dışa bağımlı bir ülke için Güvenlik Konseyi üyeliği tehlikeli bir oyuncak. Türkiye neredeyse bütün oylamalarda Batı'yla birlikte hareket etmek zorunda kalacak."

Aktar'ın kastı, Konsey'in veto hakkı bulunan beş daimi üyesinden üçü: ABD, Fransa ve Britanya. Diğerleri Rusya ve Çin.

"Örneğin, önümüzdeki dönemde İran'ın nükleer bombasıyla ilgili karar alındığında, Türkiye komşusunun hiç hoşuna gitmeyecek bir kararın altına imza atmak zorunda kalabilir."

"Kıbrıs umudu boş"

Hükümetin üyeliği Kıbrıs'la ilgili kullanma umudunun geçersizliğine de değinen Aktar şöyle diyor: "Adada uzun süredir ilk kez olumlu bir mecrada ilerleyen görüşmelerle hiç ilgilenmeyen hükümet, üyeliğini aklı sıra Kıbrıs meselesinin çözümünde kullanmak amacıyla neredeyse bayram ediyor.

"Bu iki yıllık dönemin bu tip şark kurnazlıklarının değil, Türkiye'nin saygın bir ülke olarak uluslararası yükümlülüklerini ve sorumluluklarını yerine getiren bir ülke olmasını temenni ederim."

15 ülkeden biri

"Hibe ve hediyeyle"

Aktar "Hükümet bu işi tamamen ikili zeminde, kendine oy verecek ülkelere -denildiğine göre- 50 milyon dolar hibe ve hediye dağıtarak elde etti. Güvenlik Konseyi seçimi, Eurovision yarışması gibi veya olimpiyat organizasyonu gibi düşünülmüş" diyor.

Türkiye, 17 Ekim'deki oylamada, Avusturya, Japonya, Meksika ve Uganda'ya birlikte, 1 Ocak 2009'dan itibaren iki yıllığına Güvenlik Konseyi'nin 10 geçici üyesinden biri oldu. Bu ülkeler, Belçika Endonezya, İtalya, Panama ve Güney Afrika'nın yerini alacak.

Üyelikleri 31 Aralık 2009'da bitecek diğer beş geçici üye Burkina Faso, Kosta Rika, Hırvatistan, Libya ve Vietnam.

Aday olduğu Batı Avrupa ve Diğerleri bölgesinde Türkiye 151, Avusturya 133 ve İzlanda 87 oy almıştı.

Aktar: Türkiye BM ilkelerinin uzağında

Aktar, üyeliğin daha çok "prestij" üzerinden konuşulduğuna, BM ilkelerinden söz edilmediğine dikkat çekiyor.

"Türkiye büyük başarı, prestij kazandı, diye bir algı var. Kyoto'yu imzalamamış, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yanına dahi yaklaşmamış, BM'ye bağlı ILO'nun sendikal haklar bağlamındaki sözleşmelerinin yüzüne bakmayan, çalıştırılan çocuklar konusundaki yeni yaklaşımlara yüz vermeyen, mültecilerin kabus ülkelerinden biri olmaya devam eden, İşkenceye Karşı Sözleşme'ye Ek Protokolü onaylamayan, BM'nin ikiz sözleşmelerine onay verirken envai çeşit çekince getiren, uluslararası camianın paryası Sudan Başkanı El Beşir'i kırmızı halılarla ağırlayan bir yeni Güvenlik Konseyi üyemiz var."

Aktar bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Gül'ün Türkiye'nin insan hakları alanında, açlık, yoksulluk, eşitlik ve ayrımcılıkla mücadelede "titizlikle gayretlerini sürdüreceğine" dair sözleri için de "Yoruma dahi gerek olmayacak kadar gerçek dışı olan bu ifade, hükümetin ve AKP'nin bir anlamda şizofrenik yaklaşımını dile getiriyor" diye konuşuyor. (TK)

BİA Haber Merkezi - İstanbul

20 October 2008, Monday


Tolga KORKUT

17 Ekim 2008 Cuma

Şiddete sıfır tolerans..

Şiddete sıfır tolerans
CNN International “güpegündüz” gerçekleştirilen Aktütün Karakolu saldırısı sonrası Türk makamlarına göre 23 arkadaşları öldürülen PKK’lıların görüntülerini yayınladı: Sevinçten halay çekip Kürtçe şarkılar söylüyorlardı. Saldırı sonrasında ölen 17 asker için düzenlenen törenlerde babaların daha doğru bir ifade ile erkeklerin vakurluğu göze çarparken annelerin, sevgililerin yani kadınların ise haykırışları ve ağlamaları dikkate çekiyor, medyamızca bu acı gözümüzün içine içine sokuluyordu.

Konyaspor-Trabzonspor futbol maçında goller atıldıkça taraftarların sevinç nidaları yerine “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” nidaları stadyumları inletiyordu. Balıkesir Altınova’da bir adi suç sonrası tırmanan gerilim sonucu halk galeyana geliyor ya da getiriliyor; küçük kasabanın köşesine sıkıştırılmış homojen bir Kürt nüfusu barındıran mahalleler talan ediliyor ve “Kahrolsun PKK!” sloganları ile cenaze mezarlığa götürülüyordu.

3. Kolordu Hasdal Askeri Cezaevi’nde “güpegündüz” bir yangın çıkıyor ve dumandan zehirlenen iki asker ölüyordu. Ölen askerlerden Mecit Akkaya’nın eşi Nurhayat Akkaya eşinin darp edilerek öldürüldüğünü iddia ediyordu. Mecit’in eşine söylediği son sözleri ise şöyleydi: “Ben buradan sağ çıkamayacağım sanırım, hakkını helal et.” Mecit, askerlikten firar suçundan cezaevinde yatıyordu.

Aynı cezaevine bundan dört ay önce resmi makamlarca “askerlikten firar ve emre itaatsizlik” gibi suçlamalardan ötürü Mehmet Bal da koyulmuştu. Mehmet Bal’ın askerlikten firar etmesinin ve emre itaatsizlikte bulunmasının tek nedeni Bal’ın vicdani retçi olması idi. O militarist bir düzen içerisinde yer almayı, o düzenin emirlerine uymayı, o düzenin eğitim mekanizması içerisinde yer almayı, silah tutmayı, silahı kullanmayı öğrenmeyi, üniforma giymeyi insani, hukuksal ve ideolojik nedenlerle ret etmiş bir vicdani retçi idi. Mehmet Bal, 8 Haziran 2008’de gözaltına alındı ve Beşiktaş İnzibat Bölük Komutanlığı’na götürüldü. Nezarethanede nöbetçi askerler tarafından şiddet gördü. Ertesi gün Mecit’in de o sırada orada bulunduğu 3. Kolordu Hasdal Askeri Cezaevi’ne götürülen Bal’ın zorla saçları kesildi ve tek tip elbise giydirilerek koğuşa konuldu. Burada nöbetçi astsubayın “gerekeni yapın” demesi üzerine koğuştaki diğer kişiler Bal’ı kalın bir sopayla dövdü, soğuk duşun altında tutarak tekmeledi. İşkence sonrasında bayılan Bal, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne kaldırıldı. Vicdani retçi Mehmet Bal hastaneden taburcu edildi ve şu an Adana Askeri Cezaevi’nde.

Bal kadar şanslı olamayanlar da var: Engin Ceber mesela. Ceber’in hikâyesini anlatmadan başka bir şiddet hikâyesini anlatmak elzem, çünkü Ceber’i ölüme götüren o yürüyüşün başlangıcı da şiddet dolu: Ceber’in arkadaşı Ferhat Gerçek, 7 Eylül 2007’de Yenibosna’da Yürüyüş dergisi satarken polis otosu tarafından durduruldu. “Yasa dışı satış yapıyorsunuz” denilerek gözaltına alınmak istendi. Gerçek buna direnince polisin açtığı ateş sonucu omuriliğinden yaralanıp felç oldu. Gerçek felçli olduğu halde tutuklandığı ve hakkında çeşitli suç isnatları ile hakkında dava açıldığı halde onu vuran polis hâlâ tutuklanmayınca Engin Ceber ve arkadaşları bunu protesto etmek için Yenibosna’da basın bildirisi okudular ve “Yürüyüş” dergisini satmaya başladılar. Ceber ve arkadaşları tutuklandı ve Metris cezaevine götürüldü. Ceber, 29 Eylül’de Metris T2 Hapishanesi’ndeki yoğun işkencelerden ötürü Şişli Etfal Hastanesi’ne reanimasyon bölümüne kaldırıldı. 6 Ekim’de Ceber kendisiyle görüşen avukatlarına gerek hapishane girişinde askerler tarafından, gerekse de tutuklu bulunduğu koğuşta gardiyanlar tarafından işkenceye maruz kaldığını söylüyor. 10 Ekim’de Ceber yaşamını yitirdi.

8 Ekim akşamı Diyarbakır’da polis servis aracını tarayan PKK’lılar beş polisi öldürdüğü sıralarda, TBMM’de görüşülen sınır ötesi operasyon tezkeresi rekor (!) oyla kabul ediliyordu.

İşte size bir Türkiye manzarai umumiyesi! Militarizme, asker-ulus yaratma projelerine, erkekliğin onaylanması anlamına gelen zorunlu askerliğin getirdiklerine ve buna karşı çıkanlardan götürdüklerine, kadınları da bu milliyetçi ve militarist projeksiyon içerisinde duygu kabartan bir obje olarak kullanmaya, insanları birbirinden nefret ettirmeye ve kamplaştırmaya, genişletilmiş yetkilerle donatılmış polislerin hükümranlığına, daha birkaç sene öncesinde Başbakanlıkça şiddetin her türlüsü için karşı kampanyanın yüklenicilerinden biri olarak ilan edilmiş olan askerin kendi içerisindeki vahim şiddet olaylarına ve bunun gibi her türlü ayrımcılık ve şiddet içeren bütün eylemlere ve politikalara din, dil, ırk, etnisite, inanç ve ideolojilerden tamamen arınarak kocaman bir haykırışla “Hayır” demenin vaktidir şimdi.

HIDIR TOK

not: Bu yazı 14 Ekim 2008 tarihinde Radikal gazetesinin Radikal Genç ekinde yayımlanmıştır.

14 Ekim 2008 Salı

Biz yeter demezsek..

YILDIRIM TÜRKER

Daha geçen yıl İstanbul valisi Muammer Güler, “Türk polisinde şu an sıfır işkence var. Bu insan hakları kurumlarının raporlarıyla var. Eskisi gibi ‘hırsızı yatır falakaya ’ yok ” diyor du.
Oysa İnsan Hakları Derneği ’nin (İHD) 2006 İnsan Hakları Bilançosu’na göre, 2006 ’da saptanan 700 ’ün üzerinde işkence ve kötü muamele iddiası var dı.
Bunların 179 ’u gözaltında gerçekleşmiş ti. Üstelik 140 ’ının Emniyet Müdürlüğü görevlileri tarafından gerçekleştirildiği iddia ediliyor du. Mağdurların da 26 ’sı çocuk tu. Ancak işkence iddiaları arasında önemli bir bölümü, resmi gözaltı yerleri dışındakiler oluşturuyor du. İHD ’ye göre 261 iddiadan 212 ’sinde Emniyet Müdürlüğü görevlileri var dı ve mağdurlardan 16 ’sı çocuk tu.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen, resmi gözaltı yerleri dışındaki işkencenin artışına dikkat çek mişti; “Vali Güler haklı . Artık elektrik vermek, falaka, filistin askısı gibi vücutta iz bırakan ağır işkence yöntemleri kullanılmıyor. Bunların yerine psikolojik işkence, ruhsal etki yapan yöntemler tercih ediliyor. Örneğin kişiler kaçırılıp bir yere götürülüp sonra orada salınıveriyor.
Karakollarda gözaltı süreci başlatılmadan, defterlere kayıt düşülmeden, arabada, meydanda, sokakta, kaba dayaktan başlayan, hakaretin, tehdidin kullanıldığı vakalar var. Kişi özgürlüğünden alıkonulmuş statüsünde olduğu için bunu işkence kabul ederiz. Ama bunun kaydı olmuyor. Şikâyet olduğunda, olay dışarıda gerçekleşmiş oluyor ve karakol üzerinden işlem yapmak zorlaşıyor.
Bir başka durum da toplu gösterilerde, yürüyüşlerde, mitinglerde polisin aşırı kuvvet kullanmasıyla gerçekleşiyor.
Örneğin polis beş on kişilik bir grubu çember altına almış ve şiddete maruz bırakıyorsa, bu da işkencedir. Çünkü yine özgürlüğünden alıkonulma statüsüne girer. Bu başvurularda da artış var. ”
Alın size bir yığın rakam. Soğukkanlı bir muhasebeci gibi size bir yıl önce ortaya dökülen rakamları sunarak başlıyorum ben de yazıma.
Ama inkâr, memleket kayıtlarında tarihin başından bu yana otoritenin bir numaralı faaliyeti olagelmiştir. Vali de Emniyet Müdürü de yerlerinin sağlamlığına olan güvenleri tam, delikanlı adamlar.
Aslanlar gibi inkâr ediyorlar.
Yeni girdiğimiz zulüm dönencesinde artık her zulmün daha fütursuzca uygulandığını görüyoruz.
Hepimize hayırlı olsun.
Demokrasi mücahidi gözbebeğimiz, hükümetimiz, ‘işkenceye sıfır tolerans’ derken en çok inkârcı valisiyle inkârcı emniyet müdürünü koruyor. Hiçbirimizin tam olarak künhüne vakıf olamayacağı kirli pazarlıklar sonucu onların dokunulmazlığının bekçiliğini yapıyor.
Katil ve işkencecilerinin şerefine kefil olan devleti mizin hukukla ve hakikatle iliş kisi, artık en müstehcen kılığıyla aşikâr oluyor yine. On yıl önce olduğu gibi.
Trilyonluk golf sahalarında bu milletin doğal burjuvazisi olarak sopa sallarken ajans haberlerini dinleyeme-diğini iddia eden apoleti en revnaklı komutanlar, yine OHAL istiyorlar. Oraların hali hiç buhal olmuş gibi.
Onlar golf oynasın, arada nutuk atsın, paranoya ve düşmanlık teorilerine entelektüel dokunuşlarla şıklık katsın. Çocuklar ölsün, ölsün, ölsün. Kan akmasın diyenler, yine ve ebediyen vatan haini ilan edilsin.
Demokrasi adına atılmış zoraki adımlar geri alınsın, herkes her an her türlü zulüm ve işkenceye açık kılınsın diye çırpınıyorlar.
Demokratik hükümetimiz üç kuruşluk postunu kaptırmamak için, hiçbir zaman içtenlikle inanmamış olduğu kimi adımları titrek bir duruşla yeniden sorguluyor.
Evet, biz demokrasinin ancak vaat olarak bir süreliğine ruhumuza su serpmiş olan haline de layık değiliz. Değilmişiz meğer.
Dolayısıyla gelsin açık işkence. Gelsin açık seferberlik hali. Gelsin devlet vahşeti.
İsmail Saymaz’ın dün gazetemizde çıkan haberini okumuşsunuzdur. Meltem Tekin’in fotografını da görmüşsünüzdür. Hepimizin gözlerinin içine bakıyordu.
Bir arkadaşıyla birlikte Taksim’de evlerine dönerken kimliklerini soran polisle tartışınca Beyoğlu karakoluna götürülüp sıkı bir dayaktan geçmiş. Gözünün morluğu, polisin ifadesine göre sözde AKP’ye hakaret ederek arkadaşıyla birlikte kafalarını duvarlara vurarak kendilerini yaralamışlar. Hatta Tekin kendini yere atıp tokatlamaya başlamış.
Daha iyisini de birkaç gündür okuyoruz.
Metris Cezaevi’nde dövülerek komaya giren Engin Ceber, Şişli Etfal Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Günler sonra Adalet Bakanlığı tenezzül buyurup bir açıklamada bulundu. Müfettiş görevlendirildiğini bildirdi kamuoyuna.
Burada yine insanı isyana teşvik eden ağır bir durum var.
Şöyle ki, iddiaları araştırmak için Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görevlendirilen Savcı Cevdet Doğan, suçlamaların muhatabı olan görevlilerden biri. Yani kendisi hakkında yapılan suçlamaların geçerliliğini kendisi tartacak.
Bununla da kalmıyor.
İşkenceyle Engin’in katili olmakla suçlanan jandarma ve infaz memurları açığa alınmadı.
Onlar açığa alınmadan Engin’le aynı koğuşta kalanların tanık olarak ifadesi alındı.
Engin Ceber’in avukatı Taylan Tanay itiraz ediyor: “Çünkü, bir idari soruşturma başlatılsa, işkence sorumlusu olan cezaevi personelinin ve müdürünün açığa alınması gerekirdi. Oysa bu kişiler görev başındayken, tanıkların korkmadan doğruyu seylemesi mümkün değildir. Çünkü kimse infazını yakmak istemeyecek, en azından ‘iyi hal’den erken tahliye şansını kaybetmek istemeyecektir.”
Tanıklardan biri, Engin’in sürekli kustuğunu, sayımda da ayağa kalkamadığını söylemiş. Zorla kaldırıldığında da yere düşmüş. Soğanla ayıltmaya çalışmışlar.
Engin Ceber, bir ardakadaşının polis tarafından vurularak sakat bırakılmasını protesto ederken yakalandı. Gözaltına alındığı İstinye Karakolu’nda dayak yedi. daha sonra götürüldüğü sağlık kontrolünde vücudunda darp izlerine rastlandı.
Tutuklanarak cezaevine kondu. Arkadaşlarıyla birlikte kabul bölümünde jandarmalar tarafından coplarla dövüldü. Daha sonra cezaevinde 15 infaz memuru kapı açmakta kullanılan demir kol, plastik sandalye ve tekme tokatla günler boyunca Engin ve arkadaşlarını dövdü.
Engin, sonunda komaya girerek taşındığı hastanede kurtarılamadı.
Cezaevleri hakkında neler neler yazdık. Bu memlekette hak ihlallerinin en sık yaşandığı yerler, cezaevleri. Millet olarak utanmadan ‘Geceyarısı Ekpresi’ filmi tarafından hakkı yenmiş numarasıyla batıya atıp tutarken cezaevlerinde işkence, dayak ve bin bir çeşit zulüm hüküm sürüyordu.
Polis şiddeti almış yürümüşken İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah’ın yeri sarsılacak mı? Hayır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin emniyet, dirlik düzenlik, asayiş kavramlarının cisimleşmiş hali olarak bakmak zorundayız bu pos bıyıklı beyefendiye.
Özellikle devletinin örtbas etme refleksinin uçbeyidir kendileri. Nitekim Hrant’ın katledilmesinin üstünden üç gün geçmeden “Örgütle bağlantısı yok, milliyetçi duygularla işlenmiş bir cinayettir” açıklamasıyla olayı çözmüştü bile.
Nitekim Hrant’ın katledilmesi davasının vatansever hakimleri de İstanbul emniyetinin sorgulanmasını gerekçe bile göstermeden gereksiz bulmadı mı?
Vali efendi, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Başbakan ve bilumum bakan eşhas, acaba bu yaşananlardan biraz olsun hicap duyuyor mu?
Hayır. Çünkü Engin gibi vurulan arkadaşının hesabını soranları, Meltem gibi gece gezen kızları, Esmeray gibi travestileri, daha nicelerini, daha nicelerini şöyle bir güzel dayaktan geçirmek gerektiği konusunda en ufak bir kuşkuları olduğunu sanmıyorum.
Sadece kimi nefretle eğitilmiş yoksul ve ruhu paralanmış hasta beceriksiz memurun dayağı fazla kaçırıp ölümlere neden olmasından hoşlanmıyorlardır elbet.
Vatandaşlarım, insan kardeşlerim, halkım; gücüm olsa da sizi isyana teşvik edebilsem.
Analar, babalar, kardeşler, arkadaşlar; isyan etmek zorundayız.
Pos bıyıklıların emrinde hayata kast ediyor coplu, apoletli, üniformalı vahşiler.
Ölümden başka gerçeğimiz olmayacak mı?

13 Ekim 2008
Radikal Gazatesi

Sağlıkta zengin fakir uçurumu..

Dünya Sağlık Örgütü'nün hazırladığı rapor, zengin ülkelerle yoksul ülkelerin vatandaşları arasındaki ortalama yaşam süresi farkının 40 yılı bulabildiğini ortaya koydu.

Örgütün dünyadaki sağlık sistemlerine yönelik araştırması, devasa eşitsizlikler ve yetersizliklere işaret ediyor.

Ayrıca bu farklılıkların son 30 yılda daha da belirginleştiğinin altı çiziliyor.

Raporda bu tabloyla ilgili olarak çarpıcı örneklere yer veriliyor.

Buna göre bu sene doğum yapacak 136 milyon kadından yaklaşık 58 milyonu, doğum öncesi, doğum anı ve sonrasında herhangi bir sağlık yardımından mahrum.

Hükümetlerin bir yılda sağlığa harcadığı para ise, birey başına 20 dolar ile 6 bin dolar arasında değişiyor.

Düşük ve orta gelirli ülkelerdeki yaklaşık 6 milyar insanın yarısı, sağlık harcamalarını sigorda yerine cebinden ödüyor. Bu da birçok insanı yoksulluk sınırının altına itiyor.

Rapora göre bu durum sadece zengin ve yoksul ülkeler arasında değil, ülkeler arasında bölgelere göre de ortaya çıkabiliyor.

Örneğin Nairobi'nin yüksek gelir grubunda 5 yaşın altındakilerin ölüm oranı binde 15'ken, aynı oran aynı kentte binde 254.

BBC Turkish

İngiltere 42 gün gözaltı ısrarından vazgeçti



İngiltere hükümeti, terör zanlılarının yargı önüne çıkmaksızın gözaltında tutulabilecekleri süreyi 42 güne çıkarma önerisinden vazgeçti.

İngiltere Parlamentosu
Karar, Lordlar Kamarası'ndaki ağır yenilgi sonrasında alındı

Lordlar Kamarası, polisin terör zanlılarını mahkeme önüne çıkarmaksızın 42 gün gözaltında tutmalarını mümkün kılacak öneriyi büyük bir çoğunlukla reddetti.

Eski istihbarat yetkilileri, polis memurları ve hukukçular da hükümetin planına karşı çıkanların safhlarına katılmış, planın İngiltere'deki özgürlükleri baltalayacağını söylemişlerdi.

Hükümet ise halen 28 gün olan gözaltı süresinin karmaşık soruşturma süreçlerinde yeterli olmadığını savunuyordu.

Ancak eski başbakan Tony Blair döneminde Lordlar Kamarası Başkanı olan Lord Falconer bile gözaltı süresinin 42 güne çıkması için yeterli neden görmediğini açıkladı.

Lord Falconer, gözaltı süresini 28 günden 42 güne çıkarmanın büyük fark yaratacağı fikrinin hayal ürünü olduğunu söyledi.

Başbakan Gordon Brown, bu yıl planıyla ilgili olarak yapılan oylamada Avam Kamarası'nda da yenilgiye uğramıştı.

Brown'ın yasanın geçmesi uğruna tekrar utanç verici bir sonuçla karşılaşma riskini almak istemeyeceği açıktı.

Dolayısıyla, dün gece, İçişleri Bakanı Jacqui Smith, Başbakan Brown'la birlikte soluğu parlamentoda aldı.

Jacqui Smith, gözaltı süresini 42 güne çıkarma tekliflerinden vazgeçtiklerini söyledi. Ancak gerekirse planı tekrar masaya getirmeye hazır olduğunu da ekledi.

İçişleri Bakanı, "Bunlar zor, çetin sorular. Muhalif milletvekilleri bunları görmezden gelmek istese de, İngiltere'nin hâlâ korunmaya ihtiyacı var. İngiltere'nin en kötü senaryolara hazır olması gerek" dedi.

Ancak hükümet Gordon Brown'un kamuoyu önünde birkaç kez bizzat savunduğu bir politikadan vazgeçmek zorunda kaldı.

Kuşkusuz, muhalefet partileri ve vatandaşların özgürlüklerinin kısıtlanmasına karşı çıkan gruplar kendilerini bir zafer kazanmış gibi hissediyordur.

Ne de olsa, Başbakan'a utanç verici bir yenilgi yaşattıklarının farkındalar.


Çocukların İdamına Karşı Uluslararası Kampanya..

CRIN ve HRW, çocuklara ölüm cezası verilmesine karşı imza topluyor. Halen beş devlet -Sudan, Yemen, Suudi Arabistan, Pakistan ve İran- çocukları infaz ediyor. İmzalar BM'ye sunulacak.

Dünyanın dört bir yanından kuruluşların oluşturduğu Çocuk Hakları Bilgi Ağı (CRIN) ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) çocukların ölüm cezasına çarptırılmasına son verilmesi talebiyle bir imza kampanyası başlattı.

Bugün dünyada tüm devletler çocukların işlediği suçlardan dolayı devlet eliyle öldürülmesini yasaklayan sözleşmelere taraf olsa da halen beş devlet bu uygulamaya devam ediyor: Suudi Arabistan, Yemen, İran, Sudan ve Pakistan.

Son üç buçuk yılda bu beş devlette bilindiği kadarıyla 32 kişi çocukken işledikleri suçlar nedeniyle infaz edildi. En az 100 kişi de öldürülmeyi bekliyor.

bianet'in de bir parçası olduğu CRIN'den yapılan çağrıda "Bu beş devlet de uygulamaya son verdiğinde, evrensel olarak çocukların infaz edilmesi kalkmış olacak" dedi.

Şu ana kadar 76 ülkeden bine yakın imza toplandı. Bu imzalar Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na sunulacak.

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin 37. maddesi şöyle:

"Hiçbir çocuk, işkence veya diğer zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ve cezaya tâbi tutulmayacaktır. Onsekiz yaşından küçük olanlara, işledikleri suçlar nedeniyle idam cezası verilemiyeceği gibi salıverilme koşulu bulunmayan ömür boyu hapis cezası da verilmeyecektir."(EÜ)

* Kampanyaya katılmak için: Çocukların infazına son

BİA Haber Merkezi - New york

14 October 2008, Tuesday

13 Ekim 2008 Pazartesi

Arzunun karanlık nesnesi


Arzunun karanlık nesnesi

İLÜSTRASYON: ELA AYDEMİR

İktidar çatışmalarına tanık hatta bizzat sahne olan beden, kendi olmak dışında bir eğretileme, kendisinden başka anlamların, başka özdeşliklerin veya farklılıkların ikame aracı halini de aldı zaman zaman. Toplumsal ve siyasal düzenin merkezî bir metaforu konumundaki beden, Baudrillard’ın deyimiyle vaktiyle ruhun metaforuydu, ardından cinselliğin metaforu oldu, bugün artık hiçbir şeyin metaforu değil.

Kısa süre önce on dokuz yaşındaki Dila Kurt kilo vermek için gittiği bir zayıflama kampında hayatını kaybetti. Dayatılan bir görüntü, bir sıfat, bir rol, bir kalıp adına ölen ne ilk ne de sonuncu kadın Dila. Törelerle, kurallarla, yasaklarla, emirlerle patriarkal kapitalizm kadınları öldürmeye devam ediyor, edecek de. Eril egemen kültür bu dikta üzerine kurulu çünkü; ruh ile bedenin ve doğa ile kültürün çözülmez bir şekilde birbirine yapıştığı mutlak ve koşulsuz bir tarihsel, fiziksel ve maddesel konum varsayımı üzerine bina edilen bu düzen ne tesadüf ki Levinas’ın Nazizm tanımına denk düşüyor. Kamusal alana ait olan bedenle ruh arasındaki keskin ayrımda akılla birlikte içgüdüleri de iptal ediliyor kamp sakininin, emre amade bir mekanizmaya dönüşüyor birey. Modern çağın canileri vazediyor: Zayıf güzeldir! Güzellik kodlarına uyum sağlayamayanların prototip bedene hayranlıkla, kendini ona dönüştürme zorluğu arasında yaşadıkları bölünmüş endişe, ölümcül zayıflama hastalıklarına, anoreksi ve blumiya dönüşerek yaşamı tehdit ediyor. Güzellik pratikleri üzerinden kadın sömürüsünü duygusal bir zemine kaydırmaya çalışan güç ilişkileri, zayıf olmanın kendini daha iyi hissetmek anlamına geldiğine de inandırıyor kadınları. Çünkü iktidar ten üzerinden işler, ataerkil sistem beden gerçekliğinin nihayetine dayandırır ikna kabiliyetini. Zayıf ve seksi olabilmek adına zayıflamaya iter sistem kadınları ama onları yine geleneksel rolleri içine massederek hanımefendiliğe, anneliğe, iffetli ve erdemli ya da erkeksi kadınlığa, ulusun anneleri olmaya zorlar; dişil erotik çağrışımlardan arındırarak.
Modern devletin cinsellik söylemi, bedeni abiyotik bir organizma olarak tahayyül eder. Amaç disiplin, idare, sınırları içinde iaşe ve ibateyle iğdiş etmektir. Siyah Anlar’da, kefaret için kendini kurban etmek üzere diyet yapma eğilimi olarak açıklar, anoreksiyi Baudrillard. Kadın eğer güzellik sistemine katılmayı reddederse ya da görünümünü iyi tutturamazsa değerden düşüp kendini değersiz hissedecek yok eğer başarılı olursa, değerinin görünüm yoluyla, onun kimlik-dışılığıyla meşrulaştığını kabul edecektir.
Jogging, streching, diyet besinler, rejimler, estetik ameliyatlar, kozmetik ürünleri ve benzeri tüm sektörlerin hedefi ince bedeni, yani, eril arzunun nesnesi olmaklığı biteviye koruyup besleyecek güzel kadın imgesini, sağlıklı ve diri görünümü yaratmaktır. Bedenin denetim altına alınması ve beden bilinci Foucault’nun belirttiği gibi bedenin iktidar tarafından ele geçirilmesiyle kazanılmıştır. Disiplinci iktidarı şöyle açıklar Foucault: “Bir makine olarak beden üzerine merkezileşmiştir: Bedeni disipline etmek, yeteneklerini optimize etmek, gücünü ele geçirmek, yararlılıklarının ve yumuşak başlılıklarının paralel büyümesi, etkinlik sistemleri ile bütünleşmesi ve ekonomik kontrolleri, bütün bunlar disiplin olarak karakterize edilen iktidar prosedürleriyle sağlanır: İnsan bedenin bir anatomi-politikası.”
Jimnastiği, askeri talimleri, kas geliştirmeyi, egzersiz yapmayı, üstün bir fiziksel güzellik ve sağlık formunu, biseksüel ve homoseksüel cinsel kimlikleri, bedensel özürlüleri ayıklamayı teşvik eden faşist beden formunun amacı öjenik bir toplum yaratmak değil de nedir?

Bir metastaz yeri: Beden
Evrenselliği, dönüştürme gücüyle mücessem faşizm, bedenleri arzu makineleri ve parça-nesnelere ayrıştıran bir denetim ağı içinde ideal beden imgesine süreklilik kazandırmayı amaçlar. Bedenle ilgili metaforlar, modern toplum düşü için yaratılmıştır ve beden, tüketim kültürünün temel öğesi halini almıştır. Son zamanların gündem konusu iki ‘örnek” olay, bedenlerimize ve bedensel sıvılara, tensel kokuya ne denli yabancılaştığımızı göz önüne sererek modernitenin riyasını açık etti. Kiloların, yağların, bedensel arazların, akışkanların (sıvılar, gazlar), kanın ve dışkının negatif çağrışımı iktidarla, özellikle de iktidarın modern biçimiyle yakından ilişkili. Elbette kadına şiddetin hiçbir türü kabul edilemez ama “dışkı”nın bu denli büyük kıyamet koparması, iğrenç addedilmesi biraz da bizim steril, hijyenik, kendinden olmayanı ötekileştiren hegemonik uygar toplumuzun öğretisi sonucu değil mi? Dışkı değil de bir kavanoz reçel olsaydı, şiddet olmayacak mıydı? Temiz bir fantezi öyle ya!.. Uygarlığın yeraltına tıktığı karanlık içeriği ve norm dışı bedenleri sorgulayan Yaşar Çabuklu, modern kapitalizmin bokun üzerine bir iğrenme perdesi örterek onun sembolize ettiği ölümcül, tahripkâr boyutu gizlemeye çalıştığını söyler. Ancak bu boyut kapitalizmin içinde örtük biçimde mevcuttur zaten. Para ve bok kapitalizmde varolan her değerin indirgenebileceği iki farklı ve benzer kıstastır. Her ikisi de moral düzeyde değerin yükseldiği/düştüğü aynı boyutta bulunan iki ayrı noktadır. Jest, dışkı, beden ve şiddet bağlantısı, Bourdieu’nun ‘sembolik sermaye” analizi üzerinden okunursa farklı bir perspektif oluşturulabilir belki. Beden sosyolojisinin gelişimine katkıda bulunan önemli düşünürlerden olan Bourdieu, ‘habitus’ kavramıyla sınıflar arası beden algısının nasıl değiştiğinin bir analizini sunarak, bedeni sosyal sermaye, kültürel sermaye ve ekonomik sermaye arasında farklı bir sermaye türü olarak açıklar. Beden siyasetinin bir kapital olarak görülmesi, Marksist siyasal analizleri büyük ölçüde desteklemekteyse de, Bourdieu’nun amacı, üstyapısal addedilen unsurların kendi özerk dünyaları içinde çatışmayı belirleyebilen dinamiğine dikkat çekmektir. Çatışmanın önemli bir kısmı semboliktir.
Tenin evcilleştiği, kokunun sınıfsallaştığı, cinselliğin iktidarca kurulduğu aydınlanma düşüncesi, tıpkı türediği Kartezyen düşünce gibi düalist yaklaşım içinde bedeni aklın karşısında ötekileştirerek nesneleştirmiş, insanı da bu süreçte özne olarak kurmaya çalışmıştır. Aydınlanmanın yücelttiği akıl, ‘erkek aklıdır’, aşağıladığı ‘beden’ ise kadına aittir ve teninin içine kapatılmalıdır. ‘Dolaşmayan’ düzenli sirkülasyona tabi kılınmayan akışkanların dönemi olan ortaçağda beden akışkanlarıyla, dışkılarıyla barışıktır. Ne zaman ki ulus-devletler çağına gelinir, beden akışkanlığını yitirerek kuraklaşır, katı, sabit, statik, sınırlı bir mekanizmaya dönüşerek kendine hapsedilir. Modernlikte hiyerarşik düzen rasyonel akla hizmet ederken, postmodernizm ayrım çizgilerini ‘bulanıklaştırarak’ karşıtlıkların birbirine nüfuz etmesini sağlar. Postyapısalcı feministlerin temel ‘motto’larındandır akışkanlık. Özellikle Kristeva, sıkılaştırarak içine kapatılan, tehlikeli sıvılara karşı geçirgenliği engellenen bedeni, karşıtlar mantığıyla işleyen rasyonel söyleme olan muhalefetiyle algılar. Bok bir nesne değil bir abject’tir ama nesnenin nesne, öznenin özne olarak sahneye çıktığı bu steril dünya, bu ve benzeri ‘abject’ler sayesinde içinde güvenle yaşadığımız sıradan dünya haline gelir. Eril söylem kadın bedenini denetlenemeyen, kabına sığmayan, güzergâhı önceden kestirilemeyen tehlikeli bir akışkanlar alanı olarak tanımlar ve bu ‘türbülansı’, ‘taşkınlığı’ katılara ait prensiplerle sınırlandırmaya çalışır. Yine Luce Irigaray, katılar mekaniğinin çağına karşı sınırları sabit olmayan bedeni önerir ve bunu Nietzsche’ci ‘güçler fiziğinin’ karşısına koyar. Cixous’da da akışkanlık mekanik bir iz taşımaz. Mimi Scheller’in dikkat çektiği gibi artık içine kapalı toplulukların dönemi bitmiş; her an kurulan ve bozulan, tanımlanmaya karşı direnen, yersiz-yurtsuz, parçalı, otonom, kesintili, dengesiz, buharlaşabilen, lineer olmayan, heterojen, düzensiz, merkezsiz bir döneme gelinmiştir. Bedenden ve bedeni yazmakla başlayacak olan ‘kadın yazısı’ da böyle bir akışkan yazıdır ve gelecek öngörülemeyen bedenlerce yazılacaktır.
Feodal toplumun ‘durağanlığına’ karşı modernlik, hareketin temsilcisi olarak ortaya çıkmıştı. Ama postmodern toplumun akışkanlığıyla karşılaştırıldığında, modernitenin esneme payı yetersiz kaldı. İktidarın yüce nesnesi konumundaki beden de bu büyük kopuşlar, kırılmalar sürecinde değişti, dönüşüme uğradı. İktidar çatışmalarına tanık hatta bizzat sahne olan beden, kendi olmak dışında bir eğretileme, kendisinden başka anlamların, başka özdeşliklerin veya farklılıkların ikame aracı halini de aldı zaman zaman. Toplumsal ve siyasal düzenin merkezî bir metaforu konumundaki beden, Baudrillard’ın deyimiyle vaktiyle ruhun metaforuydu, ardından cinselliğin metaforu oldu, bugün artık hiçbir şeyin metaforu değil: “Beden metastaz yeridir; simgesel düzenleme olmadan, aşkın bir hedef olmadan, iletişim ağlarının ve entegre devrelerin yan yanalığına benzer katıksız bir yan yanalık içinde, tüm bu süreçlerin sonsuza değin programlandığı ve mekanik biçimde birbirine eklendiği yerdir.”
Hiçbir şeye metafor oluşturmayan, ancak spor, estetik, cerrahi, sağlık, siyaset, moda, hukuk, din, diyet, edebiyat, görsel sanatlar ve pornografi gibi pek çok alanın aktörü haline gelen beden, ruhun taşıyıcısı veya iğrenç giysisi iken nasıl ideolojinin yüce nesnesi haline geldi? Bedenimize nasıl bu kadar uzaklaştık, ondan iğrenir, onu kabullenemez olduk? İlkin Mesih’in sonra kralın yüce bedeni akışkanların mecrasına ne zaman evrildi?
Ortaçağ Hıristiyan dünyası için beden ruhun taşıyıcısı, maddi dünyaya ait ölümlü bir nesneydi. Ruh beden ikiliği, 17. yüzyılda Descartes’in felsefesiyle daha belirgin ve önemli bir hal aldı. Leibniz her monadın beden ve ruhu birlikte taşıdığı anlayışını savundu, Kant akıl ve beden arasında köklü bir ayrım koydu yine... Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizm’de Kalvinist öğretinin nasıl varlıktan doğal zevk ve haz almaya karşı çıkarak, bütün bedensel zevklere savaş açtığı üzerinde durarak bedene çeşitli göndermelerde bulundu. Marx ise bedeni görmezden geldi adeta. “Marksizm’in gerçekte hiçbir beden kuramına sahip olmaması tuhaftır; böyle bir kuramın materyalizmin temel bir niteliğini oluşturması gerekir” diyen Turner’e göre Marksist kuramda bu sorunun yokluğunu keşfeden Foucault oldu. Beden başlı başına maddi varlığıyla söz konusu idi çünkü. Fenomenoloji bedeni dünyada bir nesne olarak değil, “dünyanın sayesinde var olduğu” şey olarak algıladı. Merleau-Ponty’e göre insan aynı anda hem düşünen bedensel ben, hem de düşünen öznedir. Deleuze anarşik bedeni; yoğunlukların gelip geçtiği, ‘biçimsiz maddeden’ oluşan akışkan bedeni savunurken Antonin Artaud organları tümden ortadan kaldırmayı öngördü. Çünkü Artaud’ya göre, organlarımız bize verilmiş imkânları değil, aksine bize tarihsel ve sosyal olarak yapışmış sınırları temsil ederler. Organsız beden metaforu, postmodernizmin cinselliğe de uyarlanan özgürlük idealinin en somut telaffuzu oldu ki bu metafor, cinsellik rollerinin dinler, siyasal düzenler tarafından kurulduğunu söylemenin de en aşırı temsilidir.
Ortaçağdan bugüne değişen, dönüşen beden üzerine tüm bu kelam, Rönesans’tan Aydınlanma’ya, Bedenin Tarihi adlı kitabın vesilesi bir bakıma. Üç ciltlik kolektif bir çalışmanın ilk halkası olan kitap, Ortaçağ boyunca kilise baskısı altında şekillenen bedenin Rönesans ile aydınlanma arasındaki zaman diliminde uğradığı dönüşümleri konu ediyor. Kitap, Bedenin Sıradan Kullanımı, Eski Rejim Döneminde Avrupa’da Beden ve Cinsellik, Egzersiz Yapmak, Oyun Oynamak, Ruhun Aynası, Teşrih ve Anatomi, Beden, Sağlık ve Hastalıklar, Gayri İnsani Beden, Kralın Bedeni ve Et, Zarafet, Yücelik gibi ilginç başlıkları dönemin ünlü ressamlarının yapıtları ışığında inceliyor. Böylelikle beden bir kez daha göz/etim altına alınıyor.

Beden kitaplığı

  • Rönesans’tan Aydınlanma’ya, Bedenin Tarihi 1, Alain Corbin, Jean Jacques Courtine, Georges Vigarello, Çeviren: Saadet Özen, YKY, 2008.
  • Açık Beden: Resimde Çapkınlık Şiddet Doğa ve Saplantı, Durmuş Akbulut, İstiklal Kitabevi, 2008.
  • 99 Sayfada Kadında Duyguların Bedenselleşmesi, Füsun Saka, İş Bankası Yayınları, 2007.
  • Lubunya: Transseksüel Kimlik ve Beden, Selin Berghan, Metis Kitap, 2007.
  • Bedenin Farklı Halleri, Yaşar Çabuklu, Kanat Yayınları, 2006.
  • Beden Dili Sözlüğü, François Caradec, Çeviren: Ceyda Akaş, Kitap Yayınevi, 2006.
  • Özgürleşin Bu Bir Emirdir: Kadın ve Erkek Dergilerinde Beden, Sylvette Giet, Çeviren: İdil Engindeniz, Dharma Yayınları, 2006.
  • Şaman’ın Bedenindeki Kadın, Barbara Tedlock, Çeviren: Pınar Savaş, Owo Yayınevi, 2006.
  • Oyuncu Olarak Beden, Ovidie, Çeviren: Yaprak Yaltı, Dharma Yayınevi, 2006.
  • Bedenler Dinler ve Toplumsal Cinsiyet, Sylvia Marcos, Çeviren: Balkı Şafak, İlker Çayla, Sibel Özbudun, Ütopya Yayınları, 2006.
  • Toplumsalın Sınırında Beden, Yaşar Çabuklu, Kanat Yayınevi, 2004.
  • Gürbüz ve Yavuz Evlatlar: Erken Cumhuriyet’te Beden Terbiyesi ve Spor, Yiğit Akın, İletişim Yayınları, 2004.
  • Beden Emek Tarih: Diyalektik Bir Feminizm İçin, Gülnur Acar Savran, Kanat Yayınları, 2004.
  • Kütüphanedeki Beden, Iain Bamforth, Çeviren: Begüm Kovulmaz, Agora Kitaplığı, 2004.
  • Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, Richard Sennett, Çeviren: Tuncay Birkan, Metis Kitap, 2002.
  • Beden ve Toplum Kuramı, Emre Işık, Bağlam Yayınları, 1998.
    Temiz ve Kirli/Ortaçağ’dan Günümüze Vücut Bakımının Tarihi, Georges Vigarello, Çeviren: Zühre İlkgelen, Kabalcı Yayınevi, 1996.
HANDE ÖĞÜT, Radikal Kitap,10-10-2008

"Terörle Mücadele" Kadınlara Fiziksel ve Ruhsal Şiddet Olarak Dönüyor

Yükselen şiddetin ardından yeniden OHAL düzenlemelerinin yürürlüğe girmesi gündeme gelirken, Diyarbakırlı kadınlar aranmaktan, askeri uçakların gölgesinden, çocuklarının okuldan dönmesini beklemekten, baskınlarda hakarete maruz kalmaktan muzdaripler.

fotoğraf: Emine ÖZCAN Güneydoğu'da şiddet yeniden yükselirken bölgede yaşayan kadınlar geçmiş deneyimlerini ve bugün yaşadıklarını bianet'e anlattı; alınan "tedbirlerin" hayatlarını zorlaştırdığını, onlara fiziksel ve ruhsal şiddet olarak döndüğünü söyledi.

Aktütün ve Diyarbakır saldırılarından sonra askerler arama, gözaltı, dinleme, adli kolluk yetkilerinin artırılmasını talep etti ve hükümet de bunu olumlu karşıladı.

Kardelen Kadın Evi'nden Çağlar Demirel Diyarbakır'da daha önce de olağanüstü hal (OHAL) yaşandığını ve böyle durumlarda en çok kadınların tedirgin olduğunu söyledi.

"Şimdi de OHAL'den farksız. Biz aile içi şiddet konusunda kadınlara psikolojik destek veriyoruz. Ancak tezkere, operasyon dönemlerinde kadınlar savaşın yarattığı psikolojik bozukluk şikayetiyle başvuruyorlar."

Demirel'in verdiği bilgiye göre bu şikayetlerden en belirgin olanı Diyarbakır'dan havalanan askeri uçakların yarattığı gerginlik. Demirel ev baskınlarında da kadınların daha çok etkilendiği görüşünde:

"Evi basılan ailede en çok kadına hakaret edildiği duyumunu alıyoruz. Bütün aile fertlerinin, özellikle erkek aile bireylerinin önünde kadına küfretmek, onu aşağılamak ayrıca bir psikolojik şiddet aracı olarak kullanılıyor."

"Eve nasıl gideceğim!"

Diyarbakır'da yaşayan bir başka kadın anlatıyor, ismi Ayşe:

"Dokuz yaşında bir yeğenim var. Diyarbakır'da saldırının yaşandığı yere yakın oturuyordu. O gün sürekli 'ben eve nasıl gideceğim' diye panikledi. Çok korktu. Bizse alışmadık ama kanıksadık."

Diyarbakır Kadın Sorunlarını Araştırma Merkezi'nden (DİKASUM) Özlem Özen çamaşırhanelerinden birinin son saldırının gerçekleştiği noktaya yakın olduğu söyleyerek "Kadınlar çamaşırhaneye gelirken durduruluyorlar. Onlara ne taşıdıkları, nereye taşıdıkları soruluyor; çamaşırları göstermeleri isteniyor. Haliyle tedirginler" dedi.

"Kadınların tandır evleri oluyor. Ekmek pişiriyorlar. Ancak bu şartlarda tandır evlerine gidemiyorlar. Buralar hep gecekondu mahalleleri. Çocuklar sokak aralarında oyun oynarlar. Şimdi sokağa çıkmıyorlar. Merkezimizdeki oyun odalarına gelebilen çocuklardaysa oyun oynamanın verdiği rahatlığı açıkça gözlemliyoruz."

Özer, zaten saldırının yaşandığı yerde göç etmiş ailelerin yaşadığını ve tek korkularının onları göçe zorlayan şartları tekrar yaşamak olduğunu vurguluyor.

"Kadınlar tekrar çocuklarının kötü haberini almak istemiyorlar"

Lice Kadın Danışma Merkezi'nden Emanet Çeşme, alınan önlemlerin, polis yetkisinin genişletilmesinin ve diğer uygulamaların hak ihlallerine kapı araladığını, psikolojik etkilerininse en çok kadınları tahrip ettiğini aktardı.

"Benim annem 12 Eylül sonrasında bir ev baskınında Kürtçe konuştuğu için polisten şiddet gördü. Polis 'Kürtçe'nin anneler aracılığıyla çocuklara öğretildiğini' düşünüyordu. Yıllar sonra annemin yaşadıklarını ben yaşadım."

Kadın Merkezi Derneği (KAMER) Başkanı Nebahat Akkoç Türkiye'de şiddet ve şiddetsizlik var artık. Arada bir yer olmadığını düşünüyorum. Şiddetsizlik için pek çok iş yapılıyor ama şiddetin sesi hep daha yüksek çıkıyor ne yazık ki” diyor.

“Kadınlar bu süreçten çok kötü etkilenecekler elbette. Hem aile içindeki şiddet artacağı için, hem bizzat aramalar, ev basmalar sırasında mağdur olacakları için, hem güvenlik nedeniyle çalışamayan, uzaklaşan erkeklerin yerine hiç hesapta olmayan işleri omuzlamak zorunda kalacakları için olumsuz etkilenecekler. Hem de bildiğimiz pek çok hikayede olduğu gibi kocaları, babaları, oğulları yerine onların bedenlerine dokunulacağı için belki de..”

"Ne Türklük ne Kürtlük önce annelik geliyor"

Barış Annelerinden Emine Özbek'in mesajıysa net "Ne Türklük ne Kürtlük, önce annelik. Yeter artık. Ne çekiyorsa analar ve çocukları çekiyor. Dağda da şehirde de bu böyle."

Özbek "Çocuklarımızı okula gönderemez olduk. Okul uzak. Gittiklerinde 'acaba dönecekler mi?' diye korkuyla yaşıyoruz" diyor, Diyarbakır'da kadın olmaya dair.(EZÖ/EÜ)

BİA Haber Merkezi - İstanbul

10 October 2008, Friday


Emine ÖZCAN

İngiltere'deki okullara terör klavuzu


Radikal

Okullarda öğrencilerin terörizmin ve radikalizmin pençesine düşmemesi için ne yapmalarını anlatan kılavuz gönderildi

LONDRA - İngiltere’de okullara, öğrencilerin terörizm ve radikalizmin pençesine düşmemesi için neler yapmaları gerektiğini anlatan kılavuz gönderildi. Ülkedeki bütün ilk ve orta dereceli okullara gönderilen kılavuzda, okul yönetimleri ve öğretmenlerin radikal fikirlere hangi yöntemle karşı çıkması ve konuyu nasıl ele alması gerektiği anlatılıyor. İngiltere’nin okullardan sorumlu Bakanı Ed Balls, gençlerin radikalizmi reddetmesi ve terörizmin içinde yer almaması açısından okulların anahtar önem taşıdığını kaydetti. Balls, El Kaide’den kaynağını bulan şiddet içeren radikalizmin halihazırda en büyük güvenlik tehditlerinden birini oluşturduğuna, ancak ırklararası nefretten kaynaklanan şiddetin de toplumu etkileyip gençler arasında bir ayrışmaya yol açabildiğine dikkat çekti. Kılavuzda, terör ve radikalizmin her türüne karşı okullarda nasıl mücadele yürütülmesi gerektiğinin anlatıldığını belirten Balls, böylece daha güçlü ve güvenli bir toplumun oluşturulabilmesinin mümkün olacağını söyledi. Terörizme sadece güvenlik yoluyla yanıt vermenin yetmeyeceğini, terörizme yol açan nedenlerin de mutlaka irdelenmesi gerektiğini belirten Ed Balls, görevlerinin, gençlerin hep birlikte her türlü aşırılıkları reddetme noktasına getirilmesi olduğunu ifade etti. Hazırlanan kılavuzda okullara, terör ve radikalizmle mücadelenin başına sorumlu bir öğretmen getirilmesini ve öğrencilerin bu konudaki her türlü bilgi ve endişelerini bu öğretmenle paylaşabilmelerine olanak tanınmasını salık veriyor. Ulusal Öğretmenler Sendikası da böyle bir kılavuz hazırlanmasının memnuniyetle karşılandığını açıklarken, şiddet yöntemini benimseyen siyasi grupların topluma en büyük tehdidi oluşturduğunu bildirdi.(aa)