CNN International “güpegündüz” gerçekleştirilen Aktütün Karakolu saldırısı sonrası Türk makamlarına göre 23 arkadaşları öldürülen PKK’lıların görüntülerini yayınladı: Sevinçten halay çekip Kürtçe şarkılar söylüyorlardı. Saldırı sonrasında ölen 17 asker için düzenlenen törenlerde babaların daha doğru bir ifade ile erkeklerin vakurluğu göze çarparken annelerin, sevgililerin yani kadınların ise haykırışları ve ağlamaları dikkate çekiyor, medyamızca bu acı gözümüzün içine içine sokuluyordu.
Konyaspor-Trabzonspor futbol maçında goller atıldıkça taraftarların sevinç nidaları yerine “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” nidaları stadyumları inletiyordu. Balıkesir Altınova’da bir adi suç sonrası tırmanan gerilim sonucu halk galeyana geliyor ya da getiriliyor; küçük kasabanın köşesine sıkıştırılmış homojen bir Kürt nüfusu barındıran mahalleler talan ediliyor ve “Kahrolsun PKK!” sloganları ile cenaze mezarlığa götürülüyordu.
3. Kolordu Hasdal Askeri Cezaevi’nde “güpegündüz” bir yangın çıkıyor ve dumandan zehirlenen iki asker ölüyordu. Ölen askerlerden Mecit Akkaya’nın eşi Nurhayat Akkaya eşinin darp edilerek öldürüldüğünü iddia ediyordu. Mecit’in eşine söylediği son sözleri ise şöyleydi: “Ben buradan sağ çıkamayacağım sanırım, hakkını helal et.” Mecit, askerlikten firar suçundan cezaevinde yatıyordu.
Aynı cezaevine bundan dört ay önce resmi makamlarca “askerlikten firar ve emre itaatsizlik” gibi suçlamalardan ötürü Mehmet Bal da koyulmuştu. Mehmet Bal’ın askerlikten firar etmesinin ve emre itaatsizlikte bulunmasının tek nedeni Bal’ın vicdani retçi olması idi. O militarist bir düzen içerisinde yer almayı, o düzenin emirlerine uymayı, o düzenin eğitim mekanizması içerisinde yer almayı, silah tutmayı, silahı kullanmayı öğrenmeyi, üniforma giymeyi insani, hukuksal ve ideolojik nedenlerle ret etmiş bir vicdani retçi idi. Mehmet Bal, 8 Haziran 2008’de gözaltına alındı ve Beşiktaş İnzibat Bölük Komutanlığı’na götürüldü. Nezarethanede nöbetçi askerler tarafından şiddet gördü. Ertesi gün Mecit’in de o sırada orada bulunduğu 3. Kolordu Hasdal Askeri Cezaevi’ne götürülen Bal’ın zorla saçları kesildi ve tek tip elbise giydirilerek koğuşa konuldu. Burada nöbetçi astsubayın “gerekeni yapın” demesi üzerine koğuştaki diğer kişiler Bal’ı kalın bir sopayla dövdü, soğuk duşun altında tutarak tekmeledi. İşkence sonrasında bayılan Bal, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne kaldırıldı. Vicdani retçi Mehmet Bal hastaneden taburcu edildi ve şu an Adana Askeri Cezaevi’nde.
Bal kadar şanslı olamayanlar da var: Engin Ceber mesela. Ceber’in hikâyesini anlatmadan başka bir şiddet hikâyesini anlatmak elzem, çünkü Ceber’i ölüme götüren o yürüyüşün başlangıcı da şiddet dolu: Ceber’in arkadaşı Ferhat Gerçek, 7 Eylül 2007’de Yenibosna’da Yürüyüş dergisi satarken polis otosu tarafından durduruldu. “Yasa dışı satış yapıyorsunuz” denilerek gözaltına alınmak istendi. Gerçek buna direnince polisin açtığı ateş sonucu omuriliğinden yaralanıp felç oldu. Gerçek felçli olduğu halde tutuklandığı ve hakkında çeşitli suç isnatları ile hakkında dava açıldığı halde onu vuran polis hâlâ tutuklanmayınca Engin Ceber ve arkadaşları bunu protesto etmek için Yenibosna’da basın bildirisi okudular ve “Yürüyüş” dergisini satmaya başladılar. Ceber ve arkadaşları tutuklandı ve Metris cezaevine götürüldü. Ceber, 29 Eylül’de Metris T2 Hapishanesi’ndeki yoğun işkencelerden ötürü Şişli Etfal Hastanesi’ne reanimasyon bölümüne kaldırıldı. 6 Ekim’de Ceber kendisiyle görüşen avukatlarına gerek hapishane girişinde askerler tarafından, gerekse de tutuklu bulunduğu koğuşta gardiyanlar tarafından işkenceye maruz kaldığını söylüyor. 10 Ekim’de Ceber yaşamını yitirdi.
8 Ekim akşamı Diyarbakır’da polis servis aracını tarayan PKK’lılar beş polisi öldürdüğü sıralarda, TBMM’de görüşülen sınır ötesi operasyon tezkeresi rekor (!) oyla kabul ediliyordu.
İşte size bir Türkiye manzarai umumiyesi! Militarizme, asker-ulus yaratma projelerine, erkekliğin onaylanması anlamına gelen zorunlu askerliğin getirdiklerine ve buna karşı çıkanlardan götürdüklerine, kadınları da bu milliyetçi ve militarist projeksiyon içerisinde duygu kabartan bir obje olarak kullanmaya, insanları birbirinden nefret ettirmeye ve kamplaştırmaya, genişletilmiş yetkilerle donatılmış polislerin hükümranlığına, daha birkaç sene öncesinde Başbakanlıkça şiddetin her türlüsü için karşı kampanyanın yüklenicilerinden biri olarak ilan edilmiş olan askerin kendi içerisindeki vahim şiddet olaylarına ve bunun gibi her türlü ayrımcılık ve şiddet içeren bütün eylemlere ve politikalara din, dil, ırk, etnisite, inanç ve ideolojilerden tamamen arınarak kocaman bir haykırışla “Hayır” demenin vaktidir şimdi.
HIDIR TOK
not: Bu yazı 14 Ekim 2008 tarihinde Radikal gazetesinin Radikal Genç ekinde yayımlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder