29 Mayıs 2008 Perşembe

Sedir Ülkesi : Lübnan

Lübnan, Arap Birliği üyeleri arasında olmasına karşın, karmaşık dinsel ve siyasal yapısıyla birliğin diğer üyelerinden biraz farklı bir ülke

Lübnan'ın öldürülen eski başbakanı Refik Hariri'nin posteri
Lübnan, Refik Hariri'nin öldürülmesinden sonra yine zor bir döneme girmişti

İsrail'in kurulduğu 1948 yılından bu yana Orta Doğu sorunuyla ilgili tüm gelişmelerden etkilenen hatta bazen bu sorunların merkezinde olan bir ülke Lübnan.

Ülke 2006 yılı Temmuz ayında İsrail'in, iki askerinin kaçırılması sonrası, Lübnan'daki silahlı Şii Müslüman gruplardan Hizbullah'a karşı askeri bir operasyon başlamasıyla yine kanlı çatışmalara sahne oldu.

Bir aydan uzun süren çatışmalar ülkede bir kez daha yıkıma yol açtı, İsrail askerleri ise hala Hizbullah'ın elinde.

LÜBNAN’IN KÜNYESİ
Tam adı: Lübnan Cumhuriyeti
Nüfus: 4 milyon 100 bin (BM, 2007)
Yüzölçümü: 10.452 km2
Başkent: Beyrut
Başlıca diller: Arapça
Başlıca dinler: İslam, Hıristiyanlık
Ortalama ömür: Erkeklerde 70 yıl, Kadınlarda 74 yıl (BM)
Para birimi: 1 Lübnan Sterlini (ya da lirası): 100 kuruş
Başlıca ihraç ürünleri: Çeşitli gıda maddeleri ve tütün
Ortalama yıllık gelir: 6 bin 180 dolar(Dünya Bankası, 2006)
İnternet uzantısı: .lb
Uluslararası telefon kodu: +964

GENEL BİLGİLER

400 yıldan uzun süre Osmanlı İmparatorluğu'nun parçası olan Lübnan, Birinci Dünya Savaşı sonrası Fransa'nın manda yönetimi altına girdi. Lübnan, İkinci Dünya Savaşı sırasında 1943'te bağımsızlığını ilan etti.

Küçük ve dağlık bir ülke olan Lübnan'ın nüfusu çeşitli Hıristiyan gruplar, Sünni Müslümanlar, Şii Müslümanlar, Dürziler ve başka farklı gruplardan oluşuyordu.
Ülke bu özelliğiyle Orta Doğu'nun baskı altındaki azınlık grupları için hep zor zamanlarında yaşayabilecekleri bir sığınak işlevi gördü.

Çeşitli dönemlerde Lübnan'a kaçan çok sayıda Filistinli mültecinin ülkedeki yasal statüleri ise hep sınırlı oldu.

Lübnan'da nüfus çeşitliliğinin yönetimin üst kademelerine de yansıması, anayasal düzeyde güvence altına alındı. Lübnan Anayasası gereği ülkenin cumhurbaşkanı Maruni Hıristiyan, başbakanı Sünni Müslüman, meclis başkanı da Şii Müslüman olmak zorunda. Ancak bu düzenleme ülkeye her zaman barış getirmedi.

Lübnan 1975-1990 arasında çok kanlı bir iç savaşa sahne oldu. 150 bin kişinin öldüğü sanılan çatışmalar sırasında bölgesel güçler -özellikle de İsrail, Suriye ve Filistin Kurtuluş Örgütü- ülkeyi aralarındaki mücadeleler için bir savaş alanı olarak kullandı.

İç savaşın başlamasından kısa bir süre sonra Suriye birlikleri ülkeye girdi. İsrail de 1978 ve 1982'de Lübnan'ı iki kez işgal etti, Güney Lübnan'da oluşturduğu "güvenlik bölgesi"nden 2000 yılı Mayıs ayında geri çekildi.

Suriye'nin Lübnan'daki 29 yıllık askeri varlığı da 2005'te son buldu ancak Şam Yönetimi'nin Lübnan'da hala belli düzeyde bir siyasi etkisinin olduğu da bir gerçek.

LÜBNAN’DAKİ SİYASİ PARTİLER
14 Mart Hareketi: Gruba adını da veren tarihte, eski başbakanlardan Refik Hariri 2005'te bir suikast sonucu öldürülmüştü. Hareketin lideri Refik Hariri'nin oğlu Saad Hariri. Hareket mecliste az farkla çoğunluğa sahip. Batı yanlısı 14 Mart Hareketi, Suriye birliklerinin Lübnan'dan çekilmelerinde ısrarcı olmuştu.
Hizbullah: Şii bir İslami parti olan grubun askeri kanadı da çok güçlü. Hizbullah, 2006 yılı Temmuz ayında İsrail ordusuna direnmişti.
Emel: Suriye yanlısı Şii grup, Hizbullah'ın müttefiki konumunda. Lideri, meclis başkanı Nebih Berri
Özgür Yurtsever Hareket: Hizbullah'la da bağları olan hareketin üyeleri büyük oranda Hıristiyan. Haraketin lideri ise eski genelkurmay başkanı Mişel Aun

Lübnan'daki Suriye askerlerinin çekilmesine yol açan süreç ise eski başbakanlardan Refik Hariri'nin başkent Beyrut'ta bir suikast sonucu öldürülmesiyle başladı.

Lübnan'da muhalefeti, Suriye'nin suikastte parmağı olduğunu savundu. Şam Yönetimi iddiayı reddetti. Başkent Beyrut'da karşılıklı olarak Suriye yanlısı ve karşıtı dev gösteriler düzenlendi. Bu gelişmeler ise hem hükümetin sonunu getirdi hem de Suriye'nin Lübnan'daki askeri varlığı son buldu.

Birleşmiş Milletler Lübnan'da Filistinli milis güçleri ve Hizbullah'ın askeri kanadı dahil tüm grupların silahsızlanmaları çağrısında bulundu. Çağrı yapılan Şii Müslüman gruplardan Hizbullah ise Güney Lübnan'ın önemli bir bölümünü kontrol ediyor.

Suriye ve İran'ın da desteklediği Hizbullah'ın 2006 yılı Temmuz ayında bir baskın sonucu iki askerini rehin almasına İsrail kapsamlı bir askeri operasyonla yanıt verdi.

34 gün süren operasyon ve abluka sırasında çoğu sivil 1000 kadar Lübnanlı öldü, ülkenin altyapısı da büyük zarar gördü. Hizbullah Birleşmiş Milletler'in silahsızlanma çağrısını reddediyor. İsrail'le Hizbullah arasındaki ateşkesi, çok uluslu bir güç denetliyor. Bu amaçla, ülkedeki Birleşmiş Milletler barışgücü genişletildi.

LİDERLER

Lübnan Cumhurbaşkanı: Mişel Süleyman

Lübnan Parlamentosu altı ay süren siyasi krizin ardından 25 Mayıs 2008'de Mişel Süleyman'ı cumhurbaşkanı seçti. Eski cumhurbaşkanı Emil Lahud'un 2007 yılı Kasım ayında görevden ayrılmasının ardından meclisteki siyasi partiler bir türlü
ortak bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde anlaşamamışlardı.

Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman yemin ediyor

Mişel Süleyman ise Batı yanlısı hükümet ve Hizbullah liderliğindeki muhalefetin
cumhurbaşkanlığı için sonunda üzerinde uzlaştıkları isim oldu.

Lübnan'ın yeni cumhurbaşkanı göreve seçilmesinin ardından yaptığı konuşmada,
birlik çağrısında da bulundu ve belli bir mezhebin ya da grubun değil tüm ülkenin cumhurbaşkanı olacağını belirtti.

Mişel Süleyman, ülkesi ve Suriye arasında, "iki ülkenin yararına olacak diplomatik ilişkiler, her ülkenin sınırlarına ve egemenliğine karşılıklı saygı çerçevesinde kardeşçe ilişkiler" istediklerini söyledi. Suriye'nin halen Lübnan'la diplomatik ilişkisi bulunmuyor.

60 yaşındaki Mişel Süleyman 1970 yılında Askeri Akademi'yi bitirdi. Daha sonra Lübnan Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde, Siyasi ve Yönetim Bilimleri Bölümü'nden de diploma aldı. Mişel Süleyman, 1998'de cumhurbaşkanı olan Emil Lahud'un yerine Genelkurmay Başkanı seçildi.

Maruni bir Hıristiyan olan Mişel Süleyman, İngilizce ve Fransızca biliyor. Lübnan Cumhurbaşkanı, evli ve 3 çocuk babası.

Başbakan: Fuat Sinyora

Fuat Sinyora, öldürülen eski başbakanlardan Refik Hariri'nin yakın müttefiki bir siyasetçi.

Lübnan Başbakanı Fuat Sinyora
Fuat Sinyora 14 Mart Haraketi'ne mensup

Sinyora, 2005 yılında yapılan genel seçimlerde Refik Hariri'nin oğlu Saad Hariri liderliğindeki 14 Mart Hareketi'nin mecliste çoğunluğu elde etmesi sonrası başbakan seçildi.

Lübnan'da siyasi partiler arasında varılan son anlaşma ise aynı zamanda ülkede yeni bir ulusal birlik hükümeti kurulmasını öngörüyor.

30 üyeli bu hükümette mecliste çoğunluğu olan Batı yanlısı grubun, 16 bakanı olacak, başbakan da bu gruptan seçilecek. Suriye'nin desteklediği muhalefete ise 11 bakanlık verilecek, bu grubun hükümet kararlarını veto gücü olacak. Üç bakanı ise cumhurbaşkanı seçecek.

14 Mart Hareketi, Fuat Sinyora'nın yeniden başbakanlığa aday gösterilmesini kararlaştırdı.

MEDYA

Lübnan, gelişmiş ve ülkedeki çoğulculuğu da yansıtan, canlı ve zengin bir medyaya sahip. Lübnan aynı zamanda özel radyo ve televizyonların yayınlarına izin veren ilk Arap ülkesi. Ancak hükümetin yayın kuruluşlarını kimlerin işleteceği ve bu kuruluşların haber bültenleri olup olmayacağına karar verme yetkisi bulunuyor.

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah El-Manar'da
El Manar Televizyonu, Hizbullah'a ait

Merkezi Paris'te bulunan Sınır Tanımayan Muhabirler örgütü Lübnan'da medyanın başka herhangi bir Arap ülkesine kıyasla çok daha özgür olduğunu belirtiyor.
Sınır Tanımayan Muhabirler örgütü bununla birlikte Lübnan'da medyanın "siyasi ve adli entrialarla" karşıya kaldığını da vurguluyor.

Lübnan'da halen yayın yapan kuruluşların önemli bir bölümü, iç savaş sonrası çeşitli Müslüman ve Hıristiyan gruplarca kurulmuştu. Ülkenin devlet televizyonu Tele-Liban, yerli yapımlara ağırlık veriyor.

Ülkede en çok tartışma yaratan yayın kuruluşu ise Hizbullah'ın desteklediği El Manar Televizyonu. Fransa'da bir mahkeme 2004 yılında Yahudi düşmanlığını körüklediği suçlamasıyla, bu kanalın uydu üzerinden izlenmesini yasaklamıştı. El Manar, İsrail'in 2006 yılı Temmuz ayında Hizbullah'a yönelik bazı saldırılarında hedef alındı.

İç savaş sırasında Lübnan'da radyo yayınlarını düzenleyen herhangi bir yasa yoktu, ülkede 100'den fazla radyo yayın yapıyordu. Lübnan hükümeti 1996'da çıkardığı bir yasayla lisans verdiği radyoların sayısını sınırlandırdı.

Lübnan'da, ülkedeki farklı siyasi görüşleri yansıtan onlarca gazete ve yüzlerce dergi bulunuyor.

1 Mayıs, Egemenlik ve Olağanüstü Hal

1 Mayıs dolayısıyla yapılması planlanan kutlama ve anma törenlerine iki yıldır damgasını vuran İstanbul valisi Muammer Güler’in, bu seneki olayların ardından yöneltilen eleştiriler karşısında kendisini “kanunun [kendisine] verdiği yetkileri kullandığı” gerekçesiyle savunması pek çoğumuza inandırıcı gelmemiş olabilir. Oysa bu, eleştirileri savuşturmak için başvurulmuş basit bir gerekçe değil. Vali, gerçekten de kendisine tanınan yetkileri kullanmıştır. Ancak burada önemli olan, bu yetkilerin nasıl yetkiler olduklarını, hangi yasal çerçeve içerisinde oluşturulduklarını ve nelere olanak tanıdıklarını anlayabilmektir. Kamuoyunun dikkate değer bir kısmının Güler’i orantısız güç kullanımına ve insan haklarını ihlal eden müdahalelere izin vermesi nedeniyle eleştirdiği bu durumda, ne tür yetkilerden söz edilmektedir?

Bu sorunun yanıtını Carl Schmitt’in Siyasi İlahiyat kitabındaki ilk metinde bulabiliriz. “Egemenliğin Tanımı” başlıklı bu metnin, konuyla az çok ilişkili kişilerce iyi bilinen ilk cümlesi, “[e]gemen[in] olağanüstü hale karar veren” olduğunu bildirir (2005: 13). Schmitt, burada söz edilenin herhangi bir olağanüstü hal kararnamesi veya bir sıkıyönetim hali değil, devlet kuramının genel bir kavramı olduğunun altını özenle çizer. Bu genel kavram, kuraldışı, yani “mevzu hukukta öngörülmeyen” (age: 14) bir durumun tespitiyle oluşur. Norm/yasa homojen bir ortaya ihtiyaç duyar ama bunu garantileyemez. Çünkü ne kadar detaylandırılırsa detaylandırılsın, ortaya çıkabilecek durumların hepsini tanımlayamaz ve dolayısıyla bu durumlarda alınması gereken tedbirleri de belirleyemez: “ne acil bir durumun söz konusu olduğu kesin olarak belirlenebilir, ne de böyle bir durumda nelerin meydana gelebileceği içeriksel olarak tek tek sayılabilir” (age). Yasanın bu anlamda gerçek hayat karşısında bir zaafı vardır: “gerçek hayatın gücü, tekrarlanmaktan katılaşmış mekanizmanın kabuğunu kırar” (age: 22). Bu gücün alabileceği biçimler (veya “öngörülemeyen” durumlar), tam da öngörülemediklerinden yasa için bir tehdit oluştururlar. Bu durumda yapılabilecek tek şey, böyle bir durumda kimin karar/müdahale yetkisine sahip olduğunu tanımlamaktır. Metnin ilk cümlesine dönecek olursak, işte bu yetkiye sahip kişi egemendir.

Neden?

Çünkü “olağanüstü halde hukuk devleti anlayışına uygun bir yetkiye yer yoktur” (age: 14). Burada söz konusu olan, yasal düzeni -ne pahasına olursa olsun- korumaktır. Göze alınacak bedeller arasında insan hakları ihlalleri olabilir. Zaten Schmitt’in de özenle üzerinde durduğu gibi, “olağanüstü halden bahsedebilmek için prensip olarak sınırsız yetkinin söz konusu olması, yani mevcut düzenin bütünüyle askıya alınması gereklidir. Böyle bir durumda hukuk geri adım atarken devletin baki kalacağı aşikârdır” (age: 19, vurgu bana ait). Burada yasanın ihlali söz konusu olmadığı gibi, ortaya çıkan durum, anarşi ve kaostan da farklıdır. Devlet, hukuku, kendisini koruma hakkını öne sürerek askıya aldığında, yasa ihlal edilmiş olmaz, yalnızca bir süreliğine uygulanmamış olur. Öte yandan, hukuki anlamda bir düzen hala mevcuttur; çünkü uygulanmama hali, hala geçerli olan, ama uygulanmayan yasal düzende temellenmiştir ve bu düzen sayesinde meşruiyet bulur. Bu anlamda yasa, öngöremediği/içeremediği durumları, kendisini askıya alarak içerir – dikkat edelim, burada yasayla ilişki korunmuş olur.

İşte egemenin iktidarı da buradan kaynaklanır, çünkü olağanüstü hal ilan edebilen kişi, yasal düzenin içinde var olduğu halde, kendisini onun sınırlama ve sorumluluklarından muaf tutabilir. Olağanüstü hal, karar veren kişinin eylemleri üzerindeki yasal sınırların kaldırılması anlamına gelir ki, bu, onu ilan edebiler kişi için bu, bir “öldürme izni” gibidir (Agamben, tarihsiz).

Şimdi bir siyasi partinin ilçe örgütünün, bir sendika binasının veya bir hastanenin acil servisine gaz bombası atılmasını mümkün kılan yetkilerin nasıl bir çerçeveye oturduğunu daha iyi anlayabiliriz: Muammer Güler’in söz ettiği yetki, (siyasi) düzeni korumak adına hukuku askıya alma yetkisidir. Tam da bu nedenle vali, hukuk geçerli olsaydı sorumlu tutulacağı eylemlerinden dolayı hesap vermek zorunda kalmamaktadır (en azından geçen yıl kalmamıştır; bu yıl da bu yöndeki girişimler -şu ana kadar- valinin istifasını talep edenlerin imzalarının toplandığı bir web sayfası açılmasından ibarettir). Bu anlamda Muammer Güler tam olarak bir egemen konumundadır ve bu örnekte de açıkça görüldüğü gibi, egemenlik hukuk ve siyaset arasında bir “sınır kavram” (Schmitt, 2005: 14) olarak karşımıza çıkar.

Schmitt’in egemenlik kuramı ile Foucault’nun biyopolitika üzerine yaptığı çalışmalardan yola çıkarak modern iktidarı anlamaya çalışan Agamben’e göre egemen ve homo sacer (kutsal insan) ikiz konumları işgal ederler (2001:114). Roma Hukuku’na göre homo sacer, kurban edilmesine izin verilmeyen, ama öldürülmesi de cinayet sayılmayan kişidir (Bu açılardan hem beşeri hem de ilahi hukukun istisnasıdır). Hayatı o kadar kıymetsizdir ki, öldürülmesi cinayet olarak kabul edilmez; aynı nedenden dolayı, kurban edilmeye de değer bulunmaz. Agamben’in tanımlamasıyla, “çıplak hayata” indirgenmiştir. Çıplak hayat (zoe) Antik Yunan’da hayat kelimesini karşılayan iki terimden biridir ve (insanların bitki ve hayvanlarla da paylaştıkları) salt canlılık olgusunu ifade eder. Diğer terim, bir bireyin veya grubun özelliği olan yaşama tarzına işaret eden bios’tur ve toplumsallıktan kaynaklanan haklar ve ödevler bu ikinci terimle ilişkilidir. Toplumsal/siyasal niteliklerinden sıyrılmış ve çıplak hayatına indirgenmiş olan homo sacer için söz konusu haklardan (yaşama hakkı da dâhil olmak üzere) söz edilemez – herhangi biri, bu eyleminden sorumlu tutulmadan onu öldürebilir. Başka bir deyişle, homo sacer karşısında herkes egemendir. Aynı şekilde, egemen karşısında herkes potansiyel olarak homo sacer’dir, çünkü egemen -yukarıda anlatıldığı üzere- eylemlerinden sorumlu tutulmadan hakları askıya alabilir: “Egemenlik alanı, cinayet işlemeksizin ve kurban etmeksizin adam öldürmenin meşru olduğu alandır” (2001: 113).

Muammer Güler’in konumunu ve açıklamalarını ‘egemen’ kavramıyla nasıl kolayca anlayabiliyorsak, 1 Mayıs’ta polisin müdahalesine maruz kalmış kişileri de ‘homo sacer’ teriminden yola çıkarak hemen egemenlik kavramının karşı kutbuna yerleştirebiliriz. Egemen konumdaki İstanbul valisinin, haklarını askıya alma hakkına sahip olduğu kişilerin hepsi, onun konumu karşısında çıplak hayatlarına indirgenirler. Siyasal kimlikleri silinir. Tam da bu nedenden ötürü, DİSK binasını ziyaret eden milletvekilleri ile Şişli Etfal Hastanesi’nin bahçesinde, hasta bir bebeği “Kanserli bunlar, kanserli!” diye bağırarak polislere gösteren kişi (muhtemelen bebeğin babası) arasında bir fark kalmaz. İki taraf da, karar yetkisini kendisinde toplamış merci karşısında homo sacer’e dönüşür.

Agamben’e göre, modern iktidarın özelliği, olağanüstü halin hukukun sınırlı bir zaman-mekânda askıya alınması olmaktan çıkıp sürekli bir yönetim paradigması haline gelmesidir (Agamben, tarihsiz). Bu gerçekleştiğinde, askıya alma yasanın kendisine, istisna kurala dönüşür. 1 Mayıs’ta maruz kaldığımız ‘önlemlerin’ (veya aynı kuramsal çerçeveye oturtulabilecek benzerlerinin) çoğalması, bu tür uygulamaların neredeyse bir (kent) yönetim(i) paradigması haline geldiğini açıkça göstermektedir ki, bunun açık sonucu da istisna ile kural arasındaki ayrımın silikleşmesidir: hem ‘istisnai’ oldukları varsayılan müdahalelerin süreklileşmesi anlamında; hem de tüm kentlilerin/vatandaşların (hukukun istisnası olan) homo sacer’e dönüşmeleri anlamında. Diken ve Laustsen’in, toplumsallığın yeni paradigması olarak ‘kent’ (polis) yerine ‘kamp’ metaforunu önermeleri boşuna değil (2005). Kamp, Agamben’e göre (2001), istisnanın kural haline geldiği/kalıcılaştığı mekân ama olağanüstü hal süreklileştiği oranda, bugünün kenti de kampa dönüşüyor.

İstisnanın kural haline gelmesi durumuna Benjamin de 2. Dünya Savaşı’nın şafağında dikkat çekmişti. 1940 tarihli “Tarih Kavramı Üzerine” metnindeki “Sekizinci Tez” şöyledir: “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız olağanüstü hal, istisna değil kuraldır.”(2001: 43). Burada Almanya’nın o günkü politik koşullarına açık bir gönderme vardır. Ülke, uzun süredir yenilenen olağanüstü haller aracılığıyla yönetilmektedir ve (Alman Anayasası’ndaki 48. Madde aracılığıyla tanınan) acil durum yetkilerine, istikrarsızlık ve savaş bahane edilerek sürekli başvurulmaktadır (Aslında bugünün Türkiyesi ile 1920’ler ve 1930’lar Almanyası arasındaki benzerlikler üzerine yakın tarihli çeşitli yazılar yayınlandı. Bunlar arasında özellikle Kadıoğlu’nun (2007) bu benzerlikleri “milliyetçiliğin etnik temelde ele alınması” ve “paramiliter örgütlenmelerin çoğalması” başlıkları altında ele aldığı yazıya bakılabilir).

Almanya’ya geri dönecek olursak, Benjamin’in Sekizinci Tez’de söze döktüğü dileği, bu istisnai durumdan çıkıp normal düzeni tesis etmek değil, bu düzeni tamamen yıkmaktır. Schmitt nasıl yasayla olan ilişkisini korumaya çalışıyorsa, Benjamin de, bu ilişkiyi tamamen koparmak ister. Çünkü yasayla istisna arasındaki ilişki, ancak bu ikisi birbirinden ayrı kalabildiği sürece işler. 1940’a gelindiğinde bu ayrım silikleşmiş, siyasi sistem bir ölüm aygıtına dönüşmüştür. Bu durumda Benjamin’e göre yapılabilecek tek şey, bu olağanüstü hali tamamen yıkacak “gerçek” bir olağanüstü hal yaratmaktır. Belki de “gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen bir görevdir” (age: 43).


(Kaynaklar

Agamben, Giorgio (tarihsiz) “The State of Emergency”, http://www.generation-online.org/p/fpagambenschmitt.htm.

Agamben, Giorgio (2001) Kutsal İnsan. Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, İstanbul: Ayrıntı.

Arendt, Hannah (1998) Totalitarizmin Kaynakları. Emperyalizm, İstanbul: İletişim.

Benjamin, Walter (2001) “Tarih Kavramı Üzerine”, Nurdan Gürbilek (der) Son Bakışta Aşk içinde, İstanbul: Metis.

Diken, Bülent ve Laustsen, Carsten B. (2005) The Culture of Exception. Sociology Facing the Camp. Londra: Routledge.

Kadıoğlu, Ayşe (2007) “Faşizm”, Radikal 2, 18 Şubat.

Schmitt, Carl (2005) “Egemenliğin Tanımı”, Siyasi İlahiyat, Ankara: Dost. )


( Sibel Yardımcı, 24.05.2008 )

Hayvanlar İçin Ne Kadar Hukuk ?

13 Mart 2008 tarihli Radikal gazetesinde çok çimen yedikleri için ölecekler başlıklı bir haber yayımlanmıştı; haberde Avustralya'da hükümetin çok fazla çimen yedikleri gerekçesiyle başkent Canberra yakınlarında 400 kanguruyu öldürme kararı aldığı, çevreci kuruluşların da bunu önlemek için nöbete başladıkları yazılıydı. Aslında bu tür haberlerden çok var; geçenlerde de Afrika'da fil nüfusunun artması nedeni ile fillerin verdiği zararları azaltmak için avlanma kararı çıktığı bir başka gazetede yer alıyordu. Dünyanın her yerinde hayvanların yaşama hakkını hiçe sayan birçok şey yapılıyor.

Türkiye'de ise sokak hayvanları yaşam hakkı ihlallerinde başı çekiyor. Geçenlerde bir yavru köpeğin diri diri yakıldığı yazılıyordu. Bunu yapan da on iki-on üç yaşlarında bir yeniyetme. Sokak hayvanlarına dönük bu zulümde başı köpekler çekiyor. İlginçti kedilere yönelik şiddet hemen hemen yok denecek kadar az. Köpeklere dönük bu zulmün ardında ise yaratılan Kuduz paniği mevcut. Köpekler potansiyel kuduz sayıldığından ve belediyelerin de bu 'sorun'u halletmek konusunda üzerine düşeni yapmadığını düşünen bir kısım vatandaş, hukuksuz toplumlara özgü 'kendi işini kendin gör' mantığıyla 'sorun'u 'çözmüş' oluyor.

Türkiye gibi 'İnsan Hakları' gibi birinci nesil haklar konusunda bile hâlâ sicili bozuk olan, gündelik yaşamda şiddetin olağan hale geldiği yerler de hayvanlar için hak talep etmenin lüks olduğu iddia edilebilir. Ya gelişmiş batılı, medeni ülkeler? Üstelik hayvanlar için en azından bize oranla daha ciddi hukuki düzenlemeler yapılan batıda da durum pek iç açıcı değil.

Dünya ölçeğinde geçerliliği olmasa da15 Ekim 1978'de UNESCO tarafından ilan edilip 1990 yılında da halka açılmış bir Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi mevcut. Birçok gelişmiş ülkede de kabul edilmiş bir beyanname. Ama bu beyannameye rağmen hayvanlar bin bir çeşit eziyete maruz kalmaya devam ediyor. Bir aralar internete düşen ve Çin'de pazarlarda çekilmiş canlı canlı köpek derisi yüzme görüntüleri en 'kanlı' olanlarından akılda kalanı. Kürk, deney, yiyecek endüstrisi, sirkler, listeyi uzatmak mümkün.

İletişim Yayınları Hayvanların Hakları dizisinin yeni kitabı Hayvan Haklarına Giriş, Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi? işte bu meseleler üzerinde duruyor. Ancak alışılagelmiş hayvan hakları kitaplarından farklı biçimde; Gary L. Francione, Hayvan Hakları ekseninde yapılacak hukuki düzenlemeleri son günlerin moda hukuki deyimi ile 'yok hükmünde' sayıyor. Çünkü ona göre hayvanlar insanların mülkiyet/hizmeti altında oldukça, insanlara bağımlı kaldıkları müddetçe hayvanlar için en mükemmel haklar tanınsa da insanların keyfi muamelesi sürecektir. Mal sahibinin çıkarlarının, maldan elde edilen faydanın, maldan daha öncelikli olacağından, bir mal statüsündeki hayvanların payına yine eziyet ve sömürü düşecek ve nasıl köleler ile ilgili hukuki statü kölelerin yazgısında bir değişikliğe neden olmayıp, sadece daha merhametlice sömürülmesi demekse, hayvanların da yazgısı ancak onların mal statüsünden çıkmaları ile gerçekleşecektir.

MALIN ÇIKARI OLMAZ

Yazar, insanca iyilikseverlik söylemlerinin aslında hayvanların köleliğini gizlediğini, böylelikle hayvanların çıkarlarını ciddiye alıyormuşuz gibi yaparak kendi vicdanlarımız rahatlattığını söylüyor. Eğer insanoğlu hayvanların çıkarlarını ciddiye almış olsa, "sırf etlerinin tadı hoşuna gidiyor diye her yıl milyonlarca hayvanı öldürmüş" olmaz, kendi yaşam koşulları iyileşsin diye onları acı verici deneylere tabi tutup, korkunç acılar içinde ölmelerine göz yummazdı. Zevk yahut statü için onların derilerini soyup bundan büyük kazançlar elde etmez, hayvan derisi giymeyi bir övünç saymazdı. Onları rodeo, sirk gibi eğlencelerde gösteri unsuru olarak kullanmazdı.

Sorgulama zincirinden Bentham gibi faydacılar ve onların hissetme yetisi argümanı da nasibini alıyor. Bentham hayvanlara acı çektirilmesini ve kötü muameleye etik yönden karşı çıkıyordu ama onların mal olmasını sorguya çekmiyordu. Bu nedenle de insanların çıkarlarıyla hayvanlarınkinin uyuşmazlığını göremeyerek, bu iki çıkar arasında bir denge noktası olan İnsanca muamele önermesini kullanıyordu. Bu ise sorunun asıl kaynağını yani hayvanların insanların çıkarları için kullanılan bir mal olduğu olgusunu gizlediğinden hiçbir işe yaramıyordu.

"Hayvanlar hakkında söylediklerimiz ile gerçekte onlara uyguladığımız muamele arasındaki derin tutarsızlığın nedeni hayvanların bizim için mal statüsünde olmalarıdır. Hayvanlar sahibi olduğumuz ve mal sahipleri olarak onlara vermeyi uygun gördüğümüz değerden başka değere sahip olmayan metalardır. Hayvanların mal statüsü, insanca muamele ilkesinin ya da hayvan refahı yasalarının gerektirdiği varsayılan her tür tartıya vurma işlemini anlamsız kılar, çünkü bizim gerçekten tartıya vurduğumuz, malları olan hayvanların çıkarları karşısında mal sahiplerinin çıkarlarıdır. Böyle bir tartının ibresinin hiçbir zaman değilse bile nadiren hayvanlardan tarafı göstereceğini kabul etmek için de öyle aman aman bir mülkiyet hukuku ya da iktisat bilgisi gerekmez. Biri size otomobilinizin ya da kol saatinizin çıkarlarını kendi çıkarlarınızla tartıya vurmanızı önerse, gayet yerinde bir tepkiyle bu öneriye saçma gözüyle bakarsınız. Otomobiliniz ve kol saatiniz sizin malınızdır. İkisinin de ahlaken önemli çıkarları yoktur; mal sahibi olarak onlara biçtiğiniz değerden başka bir değeri olmayan birer eşyadan ibarettirler. Hayvanlar, sadece mal olduklarından, genellikle çıkarlarını yok saymamıza ve ekonomik bakımdan kârlı olduğunda onlara en korkunç acı ve ıstırapları çektirmemize veya öldürmemize izin verilir."

Tüm bu çarpıklıklara karşı verilecek tek cevap, haklar değil özgürlüktür. Hayvanlar ancak özgür olduklarında gerçekten kurtulurlar ve acıları son bulur. Bu noktada Francione, diğer etik felsefecilerden kalın bir çizgiyle ayrılıp, bir yerde derin ekolojistlerle buluşur. Çünkü Francione için özgürlük bir içsel değerdir. Malum, derin ekoloji de bizden doğanın haklarını tanımamızı, ya da doğayı sevmemizi, doğaya karşı insanca bir muamelede bulunmamızı falan talep etmez. Doğanın insanın çıkar ya da istemlerinden bağımsız, başka bir şeylerle kıyaslanamayacak kendinde bir değer taşıdığını, bu nedenle doğayı kendi yolunda ilerlemek için serbest bıraktığımız da doğanın kendi yolunu bulacağını söylerler. Hatta insanın doğanın yolundan çekilmesinin yeterli olacağını, doğanın kendini onarabileceğini söylerler. Bunun içinde 'öteki'lerin yani doğadaki canlıların nüfusunun artabileceğini, ama insanın kendi nüfusunda fedakârlık yapmasını savunurlar.

Francione de özgürlüğün bir içsel değer olduğunu belirtir. "Tam da bu şekil de, bir özgürlük hakkı, başkalarının bu çıkara yükledikleri değerden bağımsız olarak özgür olmaktaki çıkarımızı korur." Bu bağlam da hayvanların da özgür olmasının kıyaslanacak bir yönü yoktur. Özgür olmak hayvanların çıkarınadır o kadar.

Bu bağlamda Hayvan Haklarına Giriş alışageldiğimiz hayvan hakları kitaplarından farklı bir düşünceyi merkeze alıyor. Bu düşünce 'özgürlük' olgusunu merkeze koyarak etik tartışmalarında bambaşka bir kulvar açıyor. Francione'yi farklı kılan ise onun solcu bir hayvan özgürleşmecisi olması. Sosyalizmin eşitlik ufkunu insan dışında doğru genişleterek, bir anlamda çağdaş solun başka alanları da düşünsel yönden zenginleştirmesinin önünü açıyor. Ortaya sürdüğü argümanlar insan hakları, toplumsal özgürlük gibi konulara da genişlemeye elverişli.

Son olarak, Türkiye yazılı kültürle barışık olmayan bir toplum bu da onu medyatik gösteri tarafından mıknatıslanmaya çok açık bırakıyor. Şöyle ya da böyle hayvan hakları söylemini dilinden düşürmeyen birçok 'hayvansever' var. Ama genel olarak okumadığımız için hayvan hakları konusunda da okunması çok önemli olan bu kitaplara gösterilen ilgi yayıncıların cesaretini kıracak kadar az. Herhalde hayvanseverlerimiz bu konu üzerine düşünmek yerine TV'lerdeki köpek yarışmalarını izlemeyi tercih ediyorlar.


(Hayvan Haklarına Giriş - Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi?
Gary L. Francione, Çeviren: Renan Akman, Elçin Gen, İletişim Yayınları, 2008, 328 sayfa
)

Küresel Sorunların Metalaşması ve Devlet - Sermaye İlişkisi

Son bir kaç yılda insan faaliyetleri sonucunda yerkürenin bir ısınma sürecinde olduğu konusunda geniş tabanlı küresel bir mutabakat oluştuğu gözlemlenmekte. Artık akademik camia, sivil toplum örgütleri, devlet bürokrasileri, uluslararası örgütler küresel ısınma konusunda bir şüphe duymuyorlar. Hatta, son yıllarda, sermaye grupları da bu uzlaşmaya katılmaya başladılar. Öyle ki, karbon emisyonundan birinci derecede sorumlu ağır sanayi, havacılık sektörü, otomotiv sanayi gibi sektörler ve hatta bu emisyonu mümkün kılan karbon-fosil bazlı enerji üreticileri bile “küresel ısınmanın bir gerçeklik olduğu” argümanını tartışmasız kabul ediyorlar.

Sermayenin aynı argümanı ilk küresel ısınma uyarılarının yapıldığı 90’lı yıllarda külliyen reddettiği göz önüne alınınca, hemen şu soru akla geliyor: Sermayenin pozisyonu neden değişti? Bu keskin değişimin temel dinamiği şu: çevre kaygısı, “sosyal sorumluluk” başlığı altında –Al Gorvari- ucuz bir PR (halkla ilişkiler) malzemesi olarak kullanılmasının ötesinde, hızla “metalaşıyor”. Çevre kaygıları, büyük sermaye tarafından devlet desteği ile yeni üretim-tüketim ilişkilerinin malzemesi yapılıyor. Sadece çevre kaygıları değil, sağlık, temel gıda fiyatları, yerkürenin hızla azalan doğal kaynakları gibi küresel kaygılar da metalaşıyor. Peki sermaye –çoğu zaman kendi yarattığı- küresel krizleri nasıl metalaştırabiliyor? Ve bu süreçte devletin rolü ne?

Küresel sorunların metalaşma sürecini ve bu süreci mümkün kılan devlet-sermaye ayrışmazlığını Çin örneğinden yola çıkarak göstermek mümkün. Çin, ABD’den sonra, atmosfere en çok sera gazı ve karbon emisyonu salan ülke. Ancak bu durum tahminlere göre 2015 yılında değişecek ve Çin bu konuda dünya lideri konumuna gelecek. Bu dev ülke, tarımsal üretimden kaynaklan metan gazı emisyonu hesaba katılmadığında, bugün bile atmosfere saldığı karbondioksit açısından dünya sıralamasında birinci. Bu korkunç karbondioksit emisyonunun arkasında temel olarak “kalkınan” Çin’in tükettiği enerjinin nerdeyse 3/4’ünü kömürden karşılaması yatıyor. Dünya kömür rezervlerinin %12’sine sahip olan Çin, son on yıllık ekonomik büyümesini temel olarak kömür (ve tabii ki ucuz emek) üzerinden gerçekleştiriyor.

Bugün sorunun merkezinde kömüre dayalı (ve ihracata yönelik) sanayileşme süreci var ama sorun sadece bundan ibaret değil. Petrol tüketimi de hızla artıyor, hem de sadece sanayide değil özel tüketim alanlarında da. Çin, yıllık 7 milyon yeni araba satışı ile, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük otomotiv pazarı. Ayrıca geleceğin en büyük pazarı olacağı da kesin: Çin’de şu an ortalama 100 kişiye üç, ABD’de ise 100 kişiye seksen dört motorlu araç düşüyor. Otomotiv sektörü de, tıpkı diğer başat sektörler gibi, Batı’nın doygunluğa ulaşmış pazarlarını ve durgunluğa girmiş ekonomilerini göz önüne alarak bu büyük pazara doğru yöneliyorlar. Dünyanın en büyük otomobil fuarının Pekin’de gerçekleştiği şu günlerde iki yüzyıl öncesinin iştah kabartan “her Çinliye bir tişört” hayali, “her Çinliye bir araba” olarak değişmiş gözüküyor.

Bırakınız dünyanın diğer ülkelerini, sadece Çin’in fosil-yakıt kullanımındaki artış eğiliminin böyle devam etmesi durumunda çevre açısından gerçek anlamda bir kıyamet yaşanabileceğini düşünmek abartılı olmaz. Zaten bu tür uyarılar da sıkça yapılıyor. Örneğin, Uluslararası Enerji Ajansı 2007 Kasım’ında yayınlanan raporunda, böyle giderse, Çin’in sera gazı salımının 2030 yılında % 57 oranında artış göstereceğini ve bunun da yeryüzünde sıcaklığı en üz üç derece yükselteceğini iddia ediyor.

Bu çevresel felaket olasılığı gün gibi açık olduğu halde, bu sürece kimse dur diyemiyor ya da demiyor. Ama ne oluyor bu arada, soruna yönelik bioyakıt gibi başka çözüm yolları bulunuyor. Buğday, mısır, şeker kamışı, şeker pancarı gibi tarım ürünlerinden bioetanol; soya, palm, ayçiçeği gibi yağlı tohumlardan da biodizel üretiliyor. Ancak, çevreciler tarafından da savunulan bioyakıt, küçük üreticinin altından kalkabileceği bir üretim süreci değil. Bu yüzden de bioyakıt büyük endüstriyel tarım/enerji bileşimi şirketler tarafından üretiliyor. Örneğin Almanya’daki en büyük şeker üreticisi agro-endüstriyel dev Südzucker AB sınırları içindeki en büyük etanol üreticisi konumunda.

Brezilya ve ABD en büyük etanol, Almanya, Fransa ve ABD de en büyük biodizel üreticilerine ev sahipliği yapıyor ve bu ülkelerde devlet üretici şirketlere büyük sübvansiyonlar sağlıyor. Bu ülkeler genelinde, ama özellikle de ABD’de, büyük agro-endüstriyel şirketler özellikle iştah kabartan sübvansiyonlar sayesinde gıda üretimi yerine bio-yakıt üretimine kayıyorlar. ABD’de geçen sene bioyakıta verilen –sadece federal- sübvansiyon miktarı 7 milyar dolar. AB’de ise bioyakıtta litre başına verilen devlet desteği ABD’den bile fazla. Devlet sermayeyi sadece üretim aşamasında desteklemiyor aynı zamanda, çevrecilik adına, geleceğe yönelik asgari bioyakıt kullanma kotaları getirerek satış garantisi de sağlıyor: Örneğin AB 2020 yılına kadar trafikte kullanılan yakıtın en az %10’nun bioyakıt olacağı kararını almış durumda. Aynı şekilde ABD senatosu da 2012 yılı itibariyle satılan bütün araç yakıtlarının belli oranlarda etanol içermesi kararını aldı.

Ancak biraz incelendiğinde bu sürecin çevre kaygılarıyla gerçek anlamda bir ilişkisinin olmağı da anlaşılıyor. ABD’de Başkan G. Bush etanol programlarıyla hedeflenenin açıkça ülkenin petrole olan ağır bağımlılıktan kurtarılması olduğunu söylüyor; AB yapısı gereği mono-kültürel olan (yani tek tür ürün üreten) bioyakıt tarımı uğruna bio-çeşitliliğin feda edildiğini görmezden geliyor, Brezilya’da federal hükümet biodizel üretimine yönelik şeker kamışı ekimi için yağmur ormanlarının yakılmasına göz yumuyor. Ayrıca, verilen bütün devlet sübvansiyonlarıyla söz konusu ülkelerde ağaçlandırma yapılsa daha çok karbon emisyonunun ofset edileceği de biliniyor.

Böylece küresel ısınmaya çare diye önerilen “çevreci çözüm” sadece devlet desteğiyle büyük sermayenin elinde çok karlı bir metaya dönüşmekle kalmıyor, aynı zamanda çevreci olma vasfını da kaybediyor. Daha da kötüsü var: bioyakıttaki sübvansiyon desteğiyle gelen karlılık oranları agro-endüstrinin besin üretimi yerine bioyakıt üretimine kaymasına sebep oluyor. Örneğin dünyanın en büyük mısır üreticisi ve ihracatçısı ABD üretiminin %18’ini etanole aktardığı için artık eskisi gibi mısır ihraç etmiyor. Dünya arz piyasasını direkt olarak etkileyen bu gelişme, artan petrol fiyatları, yaşanan kötü iklim koşulları, artan endüstriyel et üretimi için gereken tahıl-yem ihtiyacı ve –tabiî ki- “piyasa spekülatörleri” gibi faktörlerle birleşince mısır fiyatlarını son bir yılda %35 arttırmış durumda. Artan mısır fiyatları beyaz et, kırmızı et, süt, yumurta gibi gıda maddelerinin de fiyatını etkiliyor. Son bir yılda dünya besin fiyatlarının tümünün ortalama 1/3 oranında arttığı göz önüne alınınca, bioyakıt üretiminde kullanılan ve dünyanın çeşitli bölgelerinde insanların temel besin kaynağı olan buğday, soya, pirinç gibi ürünler için de benzer bir sürecin geçerli olduğu anlaşılıyor.

Peki bu durum kimi en çok etkiliyor? Tabii ki yoksulu, özellikle gıda konusunda dışarıya bağımlı olan ülkelerin yoksul halklarını. Dünya genelinde Kamerun, Haiti, Burkino Faso, Endonezya, Mozambik, Senegal, Özbekistan, Filipinler gibi 33 ülkede artan gıda fiyatlarına karşı ciddi toplumsal gösteriler var. Örneğin Mısır’da ekmeğe yapılan zamlar yüzünden 1977’den bu yana ilk defa genel grev çağrıları yapıldığı düşünüldüğünde, yoksulluk ve gıdada dışa bağımlıktan mustarip toplumlarda ciddi toplumsal gelişmelerin oluşması şaşırtıcı olmaz. Buna dünya nüfusunun %22’sine sahip olmasına rağmen dünyadaki ekilebilir toprakların sadece %7’sine sahip olan, yani gıdada dışa bağımlı olan; ve günlük besin ihtiyacını tam karşılayamayan yoksulluk sınırındaki 700 milyon kişinin bulunduğu “dünya ekonomisinin yeni devi” Çin de dahil.

Ancak sermaye bu gıda krizini de “yeni çözüm” önerileri üzerinden metalaştırıyor. Daha geçen hafta yıllardır tarım sektörünün verimsiz olduğunu söyleyen ve bu çerçevede tarım karşıtı politikalar üreten Dünya Bankası ülkelerin tarım politikalarını “yeniden gözden geçirmeleri gerektiği” uyarılarını yaptı. Bu uyarılar üstü kapalı bir şekilde yüksek verimlilik içeren “yeni tarım tekniklerine” referans veriyor. Nelerdir bunlar? Genetik yapısı değiştirilmiş tohumlar! Aslında dünyada herkese bol bol yetecek kadar besin üretildiğinin ve sorunun verimlilik sorunundan çok yapısal paylaşım sorunu olduğunun bilinmesine rağmen “gıda krizi” bağlamında sermayeye yeni bir alan daha açılıyor. Bu süreçte devletin desteği temel bir koşul tabii ki: devletin zirvesi gıda güvenliği söylemiyle “genetik yapısı değiştirilmiş” tarıma izin verip onun yasal zeminini oluşturacak, devlet-sanayi destekli bilim camiası bu ürünlere uygundur belgesi verecek, devletin kurumları bu alanda faaliyet gösteren agro-sanayiciye mali destek verecek. Kimileri hala naif bir şekilde devlet-sermaye ilişkisini sorgularken, yeni bir küresel krizin çözümü gözümüz önünde metalaşacak.


( Burak Ülman, Birikim Dergisi, 24.05.2008 )

Nükleer Enerji : Fırsat mı ? Tehdit mi ?

"Nükleer enerjinin genel olarak zararları hakkında hepimiz az veya çok bilgiye sahibiz. Ancak nükleer enerji bu kadar çok tartışılan bir konu ise mutlaka ki hükümetinde bazı temel argümanları olmalı. Bunları bu makale içinde kısa kısa bulabilirsiniz. Ayrıca makalenin yazarı nükleer enerjiyi çift taraflı olarak irdelemeye çalışmış. Eksik kaldığı veya atladığı önemli noktalar olsa da okunmaya değer bir makale olduğu görüşündeyim."

Nükleer Enerji Meselesinin Griliği

9 Kasım 2007`de yasalaşan 5710 sayılı “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ve Enerji Satış” adlı kanun uyarınca Eylül ayına kadar tekliflerin değerlendirilmeye alınacağı, 24 Mart 2008 tarihinde Enerji Bakanı Hilmi Güler tarafından kamuoyuna açıklandı ve Türkiye’nin nükleer enerji yolculuğunda yeni bir sürece geçildi. Gerek finansal boyutu gerek teknolojik potansiyelinden ötürü, nükleer enerji üretim projesi 85 yıllık cumhuriyet tarihimizin en stratejik ekonomik yatırımlarından biri olarak değerlendirilebilir. Gündemimizin, demokrasi ve laiklik ekseninde sıkışmış siyasi tartışmalar yüzünden epey yoğun olduğu şu günlerde, ülkemiz insanının ve ekonomisinin geleceğini çok yakından ilgilendiren bu önemli meseleye kamuoyu tarafından gereken ehemmiyet maalesef verilmiyor.


Nükleer enerji tartışması Türkiye için yeni bir konu değil. 1958 yılındaki Atom Enerjisi Komisyonu toplantılarından itibaren ciddi mânâda tartışılan nükleer enerjinin yararları ve riskleri değişik çevreler tarafından çeşitli argümanlar ile gündeme getirildi. 1976, 1983 ve 1999 yılındaki nükleer enerji üretim tesisi kurma teşebbüsleri ise sonuç vermedi. Şimdi ise yeni bir teşebbüs AKP hükümeti tarafından başlatıldı. Fakat siyasal alanın griliği belki de kendini en çok nükleer enerji meselesinde su yüzüne çıkarıyor. Nükleer enerji üretimine popülist tavırlar ile en baştan karşı çıkmak çok kolaycı, topyekün savunmak da çok riskli bir yaklaşım. Bu konuyu iyice irdelememiz gerekiyor. Maalesef bugün nükleer reaktör inşasının Türkiye için faydaları ve zararları objektif olarak ele alınmıyor; meseleye birçok kişinin yaptığı şekilde takım tutar gibi bakmak da kamuoyuna yapıcı bir perspektif sunamıyor.

Nükleer enerji müzakerelerinde nükleer yanlısı çevreler, nükleer enerjinin beraberinde getireceği riskleri göz ardı ederek reaktör inşasını gözü kapalı savunurken, karşıt çevreler ise ütopik bir idealistlikle gerçekçilikten uzaklaşarak nükleer enerjiye topyekün karşı çıkıyorlar. Bu süreçte iki tarafın da kalıplaşmış, belirli önyargıları aşamadığını, tarafların kimi zaman kulaktan dolma, kimi zaman ise kasıtlı olarak yapılan yanlış somut bilgilendirmeler ile meseleyi kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmeye çalıştıklarına tanık oluyoruz.
Türkiye’nin geleceği açısından çok stratejik olan bu meseleyi analiz ederken, konuya iki ana belirleyici unsur çerçevesinden yaklaşmalıyız. İlk belirtilmesi gereken, Türkiye’nin ve Türk ekonomisinin önümüzdeki on yıl içerisinde gerekli enerji yatırımlarını yapmadığı takdirde 2010 yılı itibariyle çok ciddi bir enerji sıkıntısı yaşayabileceği ve ortaya çıkacak bu riskin toplumun her kesimini ciddi şekilde sıkıntıya sokabileceği gerçeğidir. Bu olumsuz senaryonun gerçekleşmesini engellemek için ulusal enerji üretiminin arttırılması, üretilen enerjinin verimli dağıtılması ve kullanılması, aynı zamanda da enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi gerekiyor. Nükleer enerji, enerjide tehlike çanları çalmaya başlayan Türkiye’nin bu problemine çözüm getirebilecek potansiyele sahip.

İkinci belirleyici ana unsur ise nükleer enerjinin sıfır riskli bir enerji üretim metodu olmadığı, beraberinde önemli riskler de getirdiği gerçeğidir. Konunun salt siyah yahut beyaz olmadığını kavradıktan sonra ise bir müzakere ve diyalog yöntemiyle kararın bir oldu bittiye getirilmeden, toplumun ve bürokrasinin bütün kesimleri tarafından ciddi bir şekilde tartışılması, fayda-risk analizinin yapılması gerekiyor

Nükleer Enerjinin Faydaları

Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden petrol ve doğalgazdaki (hidrokarbonlar) dış bağımlılık, gelecek nesillerin yaşamını ciddi şekilde tehdit eden küresel ısınma ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi gerekliliği gibi etkenler, bize nükleer opsiyonunu ciddi şekilde ele almamızın şart olduğunu gösteriyor. Büyüyen ekonomisi, hızlı sanayileşmesi ve yükselen nüfusunun etkisiyle, Türkiye’nin toplam enerji ihtiyacı her sene ortalama yüzde 8 civarında artıyor. Bu artışı karşılayacak üretim kapasitesinin su anda çok uzağındayız. Türkiye`nin hidrokarbon kaynakları yok denecek kadar az. Her ne kadar son dönemde TPAO’nun Karadeniz bölgesindeki petrol arama çalışmaları umut verse de, henüz bu çalışmalardan somut bir kazanım elde etmek için çok erken. Rüzgar, güneş, hidro ve jeotermal başta olmak üzere yenilenebilir enerji alanında da coğrafi şartlarımız sayesinde ciddi avantajlarımız mevcut olsa da , bu metotlar topyekün enerji sorunumuzu çözmekten ziyade, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesinde önemli bir katkı unsuru sağlayacaktır.

Söz konusu zorluklar karşısında nükleer sürdürülebilir bir enerji üretim metodu olarak karşımızda beliriyor. En son teknolojiyle donatılmış bir nükleer reaktör ve dikkatli tesis yönetimi ile uzun vadede istikrarlı elektrik üretimi gerçekleştirebilir ve küresel hidrokarbon fiyat şoklarından etkilenmeden ülkenin artmakta olan elektrik tüketiminin önemli bölümü karşılanabilir. Petrol ve doğal gaza bağımlılık ekonomimizi ciddi bir finansal risk altına sokuyor. Özellikle son dönemlerde yükselen petrol fiyatları neticesinde cari açık ve enflasyon başta olmak üzere ekonomik dengelerimizin ne kadar etkilendiği ortada. Nükleer enerji sağladığı bu fayda yüzünden, toplumdaki yaygın kanının aksine hala dünyanın vazgeç(e)mediği bir enerji üretim metodu. 2008 yılı itibariyle dünya genelinde tam 30 ülkede 441 tane işleyen nükleer reaktör mevcut ve bu reaktörler dünya toplam enerji talebinin yüzde 17`sini karşılıyor. Son birkaç ay içerisinde İngiltere ve Fransa’da da yeni nükleer reaktör inşaaları gündeme gelmeye başladı ve ilgili yasal düzenlemeler hazırlandı.

Nükleer enerji üretimi sadece enerji alanında değil, ulusal ekonominin diğer sektörlerinde de teknolojik gelişim açısından olumlu tetiklemeler yapabilecek potansiyele sahip. Türkiye’de nükleer sanayinin gelişmesi, tıp, bilişim, havacılık-uzay sanayii ve savunma sanayii gibi kritik alanlarda önemli katkılar sağlayacak, ülkenin yüksek katma değerli sektörlerinin gelişimi açısından olumlu sonuçlar doğuracaktır. Bir diğer olumlu faktör ise ilerleyen teknoloji ve risk unsuru arasında ters orantının mevcut olması. Üçüncü nesil ve yakın gelecekte üretimine başlanacak olan dördüncü nesil nükleer teknolojiler öncekilerden çok daha güvenli. Daha önceki teşebbüslerin aksine, hükümetin çıkardığı 5710 sayılı kanun bağlamında, sadece en son ve “kanıtlanmış” teknolojilerin nükleer yarışmada değerlendirilecek olması, riski azaltmada önemli bir katkı sunuyor. Bugünkü teknolojilerde Çernobil felaketi gibi, insan kaynaklı bir felaketin yaşanması gelişen otomasyon sistemi sayesinde çok daha küçük bir ihtimal.

Dünyada çevreci hareket de nükleer enerji konusunda tam ortadan ikiye bölünmüş durumda. Geçtiğimiz birkaç yılda dünyanın gündemine oturan küresel ısınma riskine karşı nükleer enerji etkili bir çözüm olarak görülüyor. Nükleer reaktörlerin düzgün kurulduğu, toksit atıkların düzgün bir şekilde yok edildiği ve ihtiyatlı işletildiği takdirde nükleer enerjinin çevreye hemen hemen hiç bir zararı yok. Bunları başarmak içinde hassasiyet ve disiplin gerekiyor. Bugün dünyadaki en önemli çevreci örgüt Greenpeace açık bir şekilde nükleer teknolojiye karşı çıkarken, Patrick Moore, James Lovelock ve Bruna Comby gibi yeşil hareketin önemli liderleri nükleer enerjiyi dünyayı küresel ısınmadan ve kirlenmeden kurtarabilecek bir enerji üretim metodu olarak değerlendiriyorlar. Bu süreçte dünyadaki nükleer karşıtı hareketin, istemeyerek de olsa bazen petrol lobisinin ekmeğine yağ sürdüğünün farkında olmalıyız. Nükleer enerjinin gelişmesi, petrol üreticisi ülkeler ve büyük petrol şirketleri için büyük bir tehlike olarak görülüyor.

Nükleer Enerjinin Riskleri

Yukarıda belirttiğimiz gibi sağlıklı bir sonuca varabilmek için meselenin olumsuz yanlarını da iyice irdelememiz gerekiyor. Nükleer reaktör kurmanın Türkiye için dört önemli risk faktörü var. Bunları teknik risk, terörist risk, doğal afet riski ve finansal risk olarak sıralayabiliriz. Teknik açıdan baktığımızda nükleer enerji üretiminin her aşaması kendine özgü riskler barındıran bir süreçtir. İnşasının, işletilmesinin ve atık depolamalarının herhangi bir kazaya mahal vermemesi amacıyla itinalı bir şekilde yapılması gerekiyor. Türkiye`nin bu alanda yetiştirdiği çok önemli bilim adamları olmasına rağmen, ilk etapta reaktör tecrübesi olan Türk yahut yabancı uzmanların inşa ve yönetim süreçlerinde yer alması gerekir.

Türkiye`nin yakından şahit olduğu Çernobil felaketi dünya üzerindeki en büyük nükleer felaket olarak tarihe geçti. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DTO) araştırmasına göre Çernobil felaketi akabinde dünyaya ABD`nin Hiroşima ve Nagasaki atom bombalamalarından tam 200 kat daha fazla radyasyon yayıldı. Teknik risk yeni teknolojiler kullanılırsa eskisi kadar çok değil. Fakat bu küçük ihtimalin gerçekleşmesi durumunda yaşanabilecek felaket çok büyük. Fakat şu anda bile halihazırda Türkiye`nin komşu ülkelerdeki üretim tesisleri nedeniyle önemli risk altında olduğunu göz ardı etmemeliyiz. Örneğin, 1976 yılında üretime başlayan Ermenistan’daki ilk nesil eski Sovyet tipi Medzamor nükleer tesisi, Türkiye’yi ciddi ölçüde risk altına alıyor. Türkiye ve Azerbaycan’ın uluslararası teşkilatlara yaptığı itirazlara rağmen bugün Medzamor, Ermenistan`ın elektriğinin yüzde 40`ını üretmeye devam ediyor. Diğer bir komşumuz Bulgaristan’da da çalışmaya devam eden nükleer santraller mevcut. Yani 2008 yılı itibariyle Türkiye halihazırda nükleerin bütün risklerine sahipken, potansiyel faydalarından kazanım sağlayamıyor.

Bir diğer ciddi risk faktörü ise tesislere yönelik terörist eylem olasılığı. Uzun yıllardır hem iç hem de dış kaynaklı terörizmin hemen her çeşidinden muzdarip olan Türkiye’de, nükleer reaktörler ulusal ve küresel terör örgütlerinin başlıca hedefleri arasına girebilir. Bu senaryo ise Türkiye için tek kelimeyle kabus demektir. Türkiye’nin böyle bir riske hazır olup olmadığını çok iyi değerlendirmek gerekir. Eğer nükleer reaktör inşası Akkuyu ve daha sonra Sinop’da gerçekleşirse, güvenlik kuvvetlerinin tesis yakınlarında ciddi bir tampon bölge oluşturma ihtiyacı ortaya çıkabilir. Üçüncü tehdit unsuru ise doğal afet riski. Türkiye doğal kaynaklı güvenlik tehditlerinden de nasibini almış, üzerinde yaşadığı coğrafya nedeniyle sürekli deprem tehdidi altında bir ülke. Son teknoloji nükleer santrallerinin yaklaşık dokuz şiddetindeki depremlere dayanabileceği söylense de, herhangi bir deprem anında küçük bir radyasyon kaçağının yaratabileceği felaket ciddi boyutlarda olabilir. Son olarak, meselenin finansal boyutu ise bir başka negatif etken. Nükleer santral kurulumunun ciddi bir sabit gideri olsa da, işletim masrafları hem üretici firmayla yapılan hazine taahhütlü satın alım anlaşmasına hem de yakıtın temin yöntemine bağlı olarak değişiyor. Reaktörün ömrünü doldurduktan sonra ortaya çıkacak söküm masrafları da bir başka negatif maddi unsur.

KARAR SÜRECİNDE TOPLUMSAL UZLAŞI GEREKİYOR

Sonuç olarak; çetrefilli karakteri yüzünden nükleer meselesinin, artıları ve eksileriyle Türkiye gündeminde tartışılması ve uzlaşılarak bir karar verilmesi gerekiyor. Ülke içerisindeki nükleer taraftarlarının ve nükleer karşıtlarının ezberlerini bozması, ülke geleceği için en sağlıklı kararın verilebilmesi için bir müzakere sürecinin başlatılması şart. Bugün üzerinde herkesin anlaşabileceği bir gerçek varki o da Türkiye’nin enerji sorununa bir çözüm bulması gerekliliği. Bunu gerçekleştirmek için ise yenilenebilir enerji başta olmak üzere devletin özel sektörü yatırım için teşvik etmesi, petrol ve doğal gaza bağımlılığını azaltırken, diğer metotların da payının arttırılması gerekiyor. Hükümet dört sene önce bu eksende aldığı karar ile Türkiye’yi nükleer teknoloji ile tanıştırmayı amaçlıyor. Fakat, daha önceki teşebbüslerde olduğu gibi başarısızlıkla karşılaşılması da ihtimaller dahilinde. Bu sürecin başarıyla devam etmesi durumunda ise nükleer yarışma sürecinin liyakata dayalı olarak gerçekleşmesi, inşa ve elektrik üretim sürecinde toplumsal ve çevresel faktörlerin öncelikli olarak göz önune alınması ülke güvenliği açısından olmazsa olmaz bir unsurdur.

( Cenk Sidar, Ameraikan Türk Konseyi ( ATC ) Washington DC, Enerji Programları Direktörü )

Terörizmi Tanımlamak

ANLAM KAOSU

Bu kelimeyi herkes kullanıyor, peki ne anlama geldiğini bilen var mı? Terörizm nedir tam olarak? Nedenleri nedir? Failleri kimlerdir? İnsanı terörist yapan, niyeti mi, ideolojisi mi, taktiği mi yoksa hedef aldığı şey midir?

Şiddet, hangi koşullar altında, terörizm diye tanımlanmasına engel olacak bir meşruiyet taşır? Terörizmi saldırıdan, cinayetten ya da şiddete dayanan ve “suç” teşkil eden diğer eylemlerden ayıran nedir? Ahlaken kınanması gereken teröristleri, eylemleri meşru olduğu düşünülen gerillalardan, direnişçilerden, karşı-teröristlerden ya da özgürlük savaşçılarından nasıl ayırabiliriz? Terörizmin “masum” kurbanı olmak ne demektir? “Masum” kim, “suçlu” kim? Askerî hedeflere yönelik bir terörizm olabilir mi, yoksa terörizm yalnızca “sivilleri” ve “savaş halinde olmayanları” mı hedef alır?

Terörizm, bombalı saldırı gibi beklenmedik, tek hamlelik ve doğrudan bir eylem midir, yoksa etkileri yavaş yavaş ve dolaylı olarak açığa çıkan, yine de yıkıcı sonuçlar doğuran iktisadi ya da siyasi politikaları da kapsar mı? (Örneğin bir hükümetin, milyonlarca yurttaşını yoksulluğa, açlığa, evsizliğe sürükleyen kararları, ya da Dünya Bankası’nın, azgelişmiş ülkelerde adalet mücadelelerini bastırıp kemer sıkma politikalarını dayatmaya yönelik eylemleri terörizm sayılabilir mi?)

Hayvanların dünyasını hedef alan bir “insan terörizminden” söz edilebilir mi?

DİLİN KÖTÜYE KULLANILMASI

11 Eylül’den beri ABD’de terörizm kelimesi gerek devlet gerekse de sanayi çevrelerince öyle keyfî bir biçimde kullanılıyor ki, kâr hırsıyla belirlenen gündemlerine karşı çıkan herkes “terörist” (ya da hayvanları veya doğal kaynakları sömürenlerin çıkarları söz konusuysa “eko-terörist”). Bush yönetimi altında, protestocular, göstericiler, hükümeti eleştirenler anayasal haklarından mahrum bırakılıyor, gözaltına alınıyor, taciz ediliyor, dövülüyor, hapse atılıyor, hain ve terörist damgasını yiyorlar.

Terimin siyasî açıdan taşıdığı görelilik, şu basit deyişte özetleniyor: “Kimine göre terörist, kimine göre özgürlük savaşçısı.” İsrail ile ABD’nin gözünde terörist olan Filistinli örgütler, Filistinlilerin gözünde ülkelerinin işgaline direnen özgürlük savaşçılarıdır. Keşmir’in bağımsızlığı için çalışan gruplar Hint devletinin gözünde teröristtir, ama Pakistanlıların çoğunluğunun gözünde bağımsızlık savaşçılarıdır. Reagan yönetiminin özgürlük savaşçıları olarak göklere çıkardığı kontra-gerillalara, onların şiddetine maruz kalan Nikaragua halkı -daha isabetli bir şekilde- terörist gözüyle bakıyordu. ABD 1980’lerde Bin Ladin’i özgürlük savaşçısı diye göklere çıkarırken, aynı dönemde pek çok hükümet yetkilisi Nelson Mandela’dan terörist diye söz ediyordu. ABD’nin şirket-devlet kompleksi, ALF (Hayvan Kurtuluş Cephesi) üyelerini terörist diye damgalarken, pek çok hayvan hakları aktivisti onları özgürlük savaşçısı olarak savunuyor.

Şurası açık ki terörizm sadece bir kelime değil, bir silah. Terörist kelimesinin kullanımındaki saiklere işaret eden Tomis Kapitan şöyle diyor: “Terörist kelimesi, atfedildiği kişileri ya da grupları gayri insanîleştirir, iletişim kurulması imkânsız insanlar olarak gösterir. Onları bu eyleme sürüklemiş olabilecek politikaların göz ardı edilmesine neden olur. Bu kişi ya da gruplara karşı şiddet kullanılmasının önünü açar ve insanların korkularını istismar ettiği için, devlete tam bir hareket serbestisiyle davranma ve yöntemlerine yönelik itirazları geçiştirme olanağı sağlar.”

TERÖRİZM TANIMINDAN DIŞLANANLAR

1. Devlet Terörizmi

Terörizm konusundaki yaygın tanımlar, iki temel şiddet biçimini dışarıda bırakır: devlet terörizmi ve tür terörizmi.

Resmî tanımlara göre terörizm bir devleti hedef alabilir, ama bir devlet tarafından yürütülemez. ABD’nin terör tanımları toplumsal adalet hareketlerini kapsar, ama ABD’nin kuklası olan devlet yetkililerin saçtığı dehşetten söz etmez: Nikaragua’da Somoza’nın, Şili’de Pinochet’nin, bütün o diktatörlerin ya da sağcı ölüm tugaylarının… ABD’nin Vietnam halkına karşı yürüttüğü kimyasal savaşta verilen kayıplar, Saddam Hüseyin’in (ABD’den aldığı kimyasallara ve silahlara dayanan) terör sicilini kat kat aşar. ABD, sadece Vietnam’da yürüttüğü emperyalist savaşta 4 milyon insanın canını almıştır.

ABD’nin resmî terörizm tanımı her zaman Maniheizm’in İyi-Kötü ikiliğine dayanır. Bu strateji, çifte standart uygulamayı sağlar: İyilik güçleri kendi uyguladıkları şiddeti ve hukuk ihlallerini göz ardı edip hafife alırken, Kötü’lerin benzer ya da çok daha düşük seviyedeki ihlallerini gözü dönmüş bir şekilde lanetleyebilirler. Fakat Noam Chomsky’nin de gözlemlediği gibi, ABD, terörizme dair her türlü makul tanımın en önde gelen örneğidir. ABD anayasasında ve ordu kitapçıklarında terörizm şöyle tanımlanır: “Sivilleri hedef alarak ve siyasî, dinî ya da başka amaçlara hizmet etmek üzere, insanları sindirmek, korkutmak, sıklıkla da öldürmek için şiddeti hesaplı bir şekilde kullanmak.” Ne var ki, bu resmî tanımda şöyle bir sorun var: “ABD’nin resmî politikasının tanımıyla hemen hemen örtüşüyor”, her ne kadar bu resmî politika “düşük yoğunluklu çatışma” olarak adlandırılsa da. Chomsky’ye göre resmî terörizm tanımı çerçevesinde ABD “önde gelen bir terörist devlet, çünkü söz konusu uygulamalara sürekli başvuruyor.” Aynı şekilde, FBI’ın şiddet tanımına bağlı kalacak olursak, görürüz ki ABD, “bir devleti, sivil bir halkı ya da halkın bir kesimini sindirmek ya da baskı uygulamak amacıyla” pek çok ülkede sistemli ve hesaplı bir politika olarak planlı “güce ya da şiddete”, “yasadışı” bir şekilde başvurmuştur. Philip Cryan’a göre ABD “terörizm eylemlerinden ve teröristlere yataklık etmekten doğrudan sorumludur, ABD’nin yol açtığı insanî kayıplar ve yarattığı korku duygusu tahayyül sınırlarını aşmaktadır.”

ABD’nin, seçimle başa gelen Salvador Allende’yi devirme operasyonunda binlerce sivil hayatını yitirdi, binlercesi işkence gördü. Darbenin mimarlarından, terörist Henry Kissinger’a 1973’te Nobel Barış Ödülü verildi; medya onu hâlâ sözüne güvenilir bir siyaset uzmanı ve barış elçisi olarak göstermeye devam ediyor. ABD’nin Nikaragua’da kotragerillara verdiği destek, 1980’lerin başında katliamlara yol açtı; El Salvador’un faşist hükümetine verdiği destekse 70 bin sivilin ölümüyle sonuçlandı. ABD dünya çapında teröristlere yardım ve yataklık ediyor ve haydut devletleri destekliyor.

2. Tür Terörizmi

Bütün terörizm tanımları, en “ilerici” insan hakları savunucularının yaptığı tanımlar bile, yeryüzündeki en kapsamlı şiddet biçimlerinden birini dışarıda bırakır: İnsan türünün insan olmayan türler üzerinde uyguladığı şiddeti. Türcülük, insan zihnine öyle derinden nüfuz etmiştir ki, insanların hayvanlara uyguladığı vahşet görülmez. İnsandışı hayvanları şiddetin kurbanları, insan hayvanları da gezegenin teröristleri olarak düşünmeyi önerenlere istihzayla yaklaşılır.

Terörizm, ideolojik, siyasî ya da ekonomik saiklerle masum kişilere kasıtlı biçimde şiddet uygulamak demekse, insanların, bir hayatın öznesi olan insandışı hayvanlara karşı yürüttüğü savaş da terörizmdir. Kürk çiftlikleri, sınaî çiftikler, hayvan deneyleri vs. terörist endüstrilerdir; bu endüstrileri destekleyen devletler de terörist devletlerdir. Gerçek kitle imha silahları, hayvanların bedenleri üzerinde deney yapmak, onları öldürmek, yaralamak ya da tüketmek için kullanılan gazlar, tüfekler, bayıltıcı silahlar, çatallar ve bıçaklardır.

İnsanlar tarafından öldürülen hayvanların sayısı dehşet vericidir. Her yıl, yalnızca ABD’de 10 milyardan fazla çiftlik hayvanı gıda için, 17–70 milyon hayvan deneyler ve ürün testleri için, 100 milyondan fazla hayvan avcılıkta, 7–8 milyon hayvan kürkü için öldürülmektedir. Bu sayılara, çiftlik hayvanlarını korumak adına, “eğlence” endüstrisi adına ya da başka adlar altında öldürülen hayvanlar dahil değildir. Hayvanlar için her saniye bir 11 Eylül saldırısıdır.

FBI’ın tanımına göre mala verilen zarar terörizm, ama insandışı canlılara yönelik şiddet terörizm değil. Yani ALF, FBI’ın gözünde terörist bir grup, ama her yıl milyarlarca hayvanı katleden endüstriler terörist değil. Şirket-devlet ittifakı, ALF ve ELF gibi grupların mala yönelik sabotajlarını “eko-terörizm” olarak tanımlıyor, böylece sabotajla terörizmi aynı kefeye koyarak bu tür gruplara verilecek cezaların artırılmasını sağlıyor.

TERÖRİZM NEDİR?

Biz, terörizm tanımımıza, insanlarda “korku” duygusu yaratma gibi psikolojik boyut içeren eylemleri dahil etmiyoruz, zira bu “korku yaratma” boyutu aktivist grupların baskı görmesine neden olan geniş yorumlara götürüyor. Biz bütün canlı türlerine yönelik fiziksel şiddet üzerine odaklanıyoruz. Kelimenin kökü “terör” olduğuna göre, teröristlerin de şüphesiz korku uyandırmak gibi bir niyetleri vardır, ama asıl niyetleri hedeflerine fiziksel zarar vermek ya da onları öldürmektir. Ayrıca, çeşitli endüstrileri hedef alarak mala verilen zararları terörist eylem olarak kabul etmiyoruz, çünkü: (1) bu eylemler ilke olarak savunulabilir, (2) bu tür yasadışı eylemlerin halihazırda sabotaj, vandalizm, kundaklama gibi adları vardır ve bunlara denk düşen cezalar mevcuttur, bunların terörizm sınıfına sokulması için hiçbir neden yoktur, (3) asıl terörizm, şirketlerin ve devletlerin insanlara, hayvanlara ve yeryüzüne karşı işlediği suçlardır.

Biz terörizmi şöyle tanımlıyoruz: “Terörizm, bir bireyin, örgütün, şirketin ya da devletin, insan olsun insandışı hayvan olsun masum kişiler üzerinde kasıtlı olarak fiziksel şiddet uygulayarak dinî, ideolojik, siyasî ya da iktisadî amaçlarına ulaşmaya çalışmasıdır.”

Terörizm kelimesinin tanımı üzerinde mücadele etmeliyiz, çünkü şiddetin olanca çıplaklığıyla yaşandığı bu dünyada, eylemlerini tanımlamamız, lanetlememiz ve mahkûm etmemiz gereken gerçek teröristler var. Terörizme ilişkin muğlak tanımlar, muhalif hareketleri ağır biçimde cezalandırmaları için devletlere büyük bir serbestlik sağlıyor. Aktivistler ve muhalifler, “teröristlikle” yaftalanmanın terörizminin hedefi olmak yerine, sağlam tanımlar sunmalı ve asıl teröristlerin kimler olduğunu göstermeliler. Bugüne kadar yapılan terörizm tanımları içinde, bir insanın, endüstrinin, devletin ya da insan türünün hayvanlara uyguladığı şiddete yer verilmemiştir. Terörizmi tanımlamak, çağımızın en önemli felsefî ve siyasî işlerinden biridir.
( Birikim Dergisi, 11.04.2006, Anthony J. Nocella, Steven Best )

Çağdaş Yurttaşlık Kavramı ve Liberal Paradigmanın Sonu

Farklı konuların gündemde baş sıralara yerleşmesi nedeniyle ülke gündeminin gerisine düşen yeni anayasa taslağı çalışmalarında üzerinde yeterince tartışmadığımız ama yaşamsal önemi olan bir sorun da yurttaşlık kavramı ve bunun içeriğinin nasıl doldurulacağıdır. Günümüze kadar yapılan anayasa tartışmaları genelde çağdaş liberal teorinin temel ayrımlarından birisi olan devlet/birey ayrımı üzerine oturtulmuş ve bireyin devlet karşısındaki temel hak ve özgürlüklerinin belirlenmesi tartışmaların odağını oluşturmuştur. Bu bağlamda, devletin bu ilişkide hükmeden, yönlendiren, ceza veren, kısıtlayan, tehdit eden ve biçimlendiren bir paternal yapıdan sadece hizmet eden ve bireysel özgürlüklerin alanını genişleten bir hizmet veren konumuna indirgenmesi yada daha doğrusu bu liberal felsefeyle yeniden yapılandırılması öngörülmüştür. Siyaset teorisindeki liberal yaklaşımlar genelde birey hak ve özgürlükleri temelinde çözüm önerileri sunmakla birlikte, yurttaşlık kavramı ve bu kavramın modern demokratik toplumlardaki görünümü üzerine yeterince kafa yormamışlardır görüşündeyim. Oysa ki yurttaşlık kavramının içeriğinin tartışılması demokratik toplumların siyaset sosyolojinde önemli bir yer tutmaktadır.1 Bu bağlamda, nasıl bir yurttaşlık anlayışı istiyoruz sorusu bir anayasanın hazırlanması aşamasındaki en temel sorulardan birisidir.

T.H Marshall “Yurttaşlık ve Sosyal Sınıf” adlı etkili makalesinde hakları normatif bir sınıflandırmayla üç kategoriye ayırmıştır: sivil haklar, politik haklar ve sosyal haklar. Marshall kişisel hak ve özgürlüklerin onsekizinci, siyasi hakların ondokuzuncu yüzyılda tanınmaya ve yerleşmeye başladığını, sosyal hakların yurttaşlık kavramı içerisinde yer bulmasının ise yirminci yüzyılda gerçekleştiğini belirtmektedir. Bu tanımlamaya göre, sivil toplumla bağlantılı sivil haklar temel kişisel hakları, konuşma özgürlüğünü, düşünce ve inanç özgürlüğünü, mülkiyet edinme ve sözleşme özgürlüğü ile adalet arama özgürlüğünü içermektedir. Sivil haklar bireylerin sahip oldukları haklar olup, yasama- yürütme- yargı üçgeni içerisinde ilkesel olarak yargı ile ilişkili haklardandır ve bireylerin hak arama süreçleri içerisinde yargı tarafından güvence altına alınmışlardır. Politik haklar ise demokratik katılım hakkını, seçme ve seçilme özgürlüğü gibi özgürlükleri içermekte olup, temsili demokrasilerdeki parlamento kurumu bu hakların tanınmasını ve sürdürülmesini sağlayan temel kurum olarak öne çıkmaktadır. Sosyal haklar ile Marshall ekonomik ve sosyal hakları, bu haklarla bağlantılı minimum gelir ve refah düzeyini ve modern demokratik toplumların sağladığı olanaklardan her bireyin yararlanabilmesini sağlayacak bir sosyoekonomik yapılanmayı kastetmektedir.[2] Refah devleti politikaları ve kurumları-ücretsiz eğitim sistemi ve sosyal servisler-bu hakların somutlaşma alanlarını oluşturmaktadırlar. Belirtilen bu hakların ardındaki felsefi anlayışlar şöyle açıklanabilir: sivil haklar ile modern devletin legal olarak zor ve şiddet kullanabilme hakkı-ki Max Weber’e göre modern devletin ayrıcalığıdır- yumuşatılmakta, politik haklar ile politik gücün elit bir grubun elinde toplanmasına engel olunmakta, sosyal haklar ile de kapitalist pazar ekonomilerinin üretim süreçlerinde yarattıkları gelir dağılımı adaletsizliğini düzeltme ve toplumda sosyoekonomik uçurumların oluşmasına engel olma hedeflenmektedir. [3]

Bunun dışında Marshall sivil hakların bireysel temelli olduğunu, politik hakların ise temelde bireyin hakları olmakla birlikte aslen kolektif bir karakterinin bulunduğunu ve özel ayrıcalıkların evrensel haklara dönüştükleri bir tarihsel süreç içerisinde bu hakların sınıftan sınıfa ve cinsiyetten cinsiyete genişletildiğini belirtmektedir. Marshall’a göre, sosyal haklar da genel anlamda kişisel haklar olmakla birlikte sivil ve politik haklar bütününe sonradan eklenmişler ve sınıf ve cinsiyet farkı gözetmeksizin herkes için aynı anda istenmişlerdir. Takdir edilecektir ki sivil, politik ve sosyal haklar bağlantısız ve karşılıklı olarak birbirini dışlayıcı haklar değildir. Örneğin düşüncelerini açıklama özgürlüğü hem sivil hem de politik bir haktır. Sonuç olarak Marshall modern yurttaşlık kavramının bu üç hakkı içerecek biçimde yeniden tanımlanmasını öngörmüştür.

Marshall tarafından normatif olarak sınıflandırılan bu hakların kullanımı da kaçınılmaz olarak birbirleriyle ilgilidir. İşte bu noktada İsaiah Berlin’in ilk olarak “İki Özgürlük Kavramı” başlıklı seminerinde belirttiği negatif ve pozitif özgürlükler devreye girmektedir.[4] Berlin’e göre negatif özgürlük bir hakkın sahibi olmakla ilgilidir ve bu anlamda biçimseldir. Yani anayasada yurttaşların haklarının sayılması ve yurttaşlık kavramının bu hakları içermesi bu anlamda yeterlidir. Özgürlüğün bu tanımı, John Locke’ı izleyen liberal ve birey temelli gelenek için çağlar boyu yeterli olmuştur ve olmaktadır.[5] Pozitif özgürlük ise, negatif özgürlüğün aksine, bireyin özgürlük alanının kısıtlanmaması gibi negatif bir noktadan değil, bireyin bir şeyleri gerçekleştirebilme pozitif gücünün ve/veya kapasitesinin arttırılmasını öngörmektedir. Bu anlamda pozitif özgürlük bireyin biçimsel olarak sahip olduğu hakları gerçekleştirebilecek ve bireysel anlamda gelişimini tamamlayacak sosyoekonomik altyapıya sahip olması ile yakından ilişkilidir.[6] Bu şu demektir: eğitim hakkına sahip olmak kendi başına yeterli değildir. Aslolan bu hakkın sosyoekonomik anlamda herkesçe kullanılabilir olması ve bireyin eğitim yoluyla yetenek ve eğilimlerini geliştirip tamama ermesi yada ideallerini gerçekleştirebilmesidir. İşte Berlin’in pozitif/ negatif özgürlükler ayrımı Marshall’in üçlü normatif kategorizasyonu il ele alındığında, sivil ve politik hakların biçimsel çerçevede anayasada tanınmasının yeterli olmadığı ve sosyal haklarla tamamlanmaması halinde bu hakların toplumun önemli bir kesimi tarafından kullanılması ve yaşama geçirilmesinin mümkün olamayabileceği gibi bir pratik gerçeklik ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle, sivil ve politik hakların kağıtta kalmaması ve modern ve demokratik toplumlarda bir anlam ifade edebilmesi için sosyal hakların varlığı ve anayasal teminat altına alınması kaçınılmaz olmaktadır. İşte Berlin’in sözünü ettiği pozitif özgürlük de bu noktada önem kazanmaktadır. Marshall’in belirttiği sivil ve politik haklar negatif özgürlükler için yeterli olmakla birlikte, pozitif özgürlüğün bireylerce yaşanabilmesi için sosyal hakların varlığı olmazsa olmaz-sine qua non- olarak ortaya çıkmaktadır. Bu konuda şöyle bir örnek de verebiliriz: düşüncelerini açıklayabilme özgürlüğü sivil (ve politik) bir hak olup, sosyal haklar ve pozitif özgürlük bağlamında düşünüldüğünde tek başına yeterli bir özgürlük alanı açmamaktadır. Bireylerin sahip oldukları siyasi ve felsefi düşünceleri yayabilecek ve taraftar toplayabilecek sosyoekonomik altyapıya da sahip olmaları gerekmektedir. Demokratik toplumlarda düşüncelerin sivil toplum örgütleri, kitle iletişim araçları ve benzeri yöntemlerle yayılması ve toplumun her kesimine ulaşabilmesi de sahip olunan sivil ve politik hakların etkinliğini arttıracak ve onları kâğıt üzerinde kalmış biçimsel haklar olmaktan öteye geçirecek gerekli açılımları sağlayacaktır.

Özellikle son yirmi beş yıldır Türk siyasal düşüncesi milliyetçi-muhafazakar kesimden Marksist kesime kadar uzanan bir yelpazede çağdaş liberal teorinin ideolojik egemenliği altında kalmıştır ve bu egemenlik halen devam etmektedir. Bu anlamda bireyin sivil ve politik haklarının önemi her fırsatta vurgulanmış, iktidarlar, yasa önerileri ve anayasal metinler bu

liberal yaklaşım doğrultusunda haklı eleştirilere maruz bırakılmıştır. Fakat bunlar yapılırken sivil ve politik hakların, modern demokratik toplumların sosyoekonomik anlamda standart yaşam kalitesinin altında bulunan kesimleri açısından bir anlam ifade edebilmeleri için, Marshall’in sosyal haklar olarak belirttiği haklarla anayasal güvence altına alınması gerektiği gerçeği bilinçli yada bilinçsiz bir şekilde ihmal edilmiştir. Oysa ki bu sosyal haklar anayasamızın ikinci maddesinde ifadesini bulan ‘Türkiye’nin sosyal bir hukuk devleti olduğu’

yönündeki pozitif hukuk tespitinin bireysel boyutta ve yurttaşlık kavramı bağlamında ele alınmasından başka bir şey değildir. Kanaatimce Türk sağından Türk soluna kadar

entelektüellerimizi, politikacılarımızı ve düşün ve yazın insanlarımızı etkisi altına alan bu liberal hâkimiyetin ve paradigmanın aşılması zamanı gelmiş ve geçmektedir.

Aristotle Nicomachean Etik adlı yapıtında insanın sadece tüketen değil, aynı zamanda üreten, yapan ve eylemi ile bir şeyleri değiştirme gücü olan bir canlı olduğunu ve bu niteliklerin insan varlığının ayrılmaz parçalarını teşkil ettiğini belirtir.6 Liberal teorinin biçimsel ve yüzeysel yaklaşımlarının göz ardı ettiği bu gerçek yüzünden çağdaş toplumlarda yaşayan günümüz bireyinin ayırıcı özelliği tüketim olarak ortaya çıkmaktadır. Bu o kadar böyledir ki, bu birincil önceliği tüketmek olan bireylerden oluşan çağdaş toplumların en belirgin özelliği de kaçınılmaz olarak tüketim olgusu olmakta ve bu toplumlar tüketim toplumları olarak adlandırılmaktadırlar. Günümüzde tüketim toplumu terimi felsefeden sanata kadar geniş bir entelektüel tartışma zemininde yer edinmeyi başarabilmiştir. Oysaki Aristotle’ın da vurguladığı gibi insan her şeyden önce üretici, eylemde bulunan ve yetenek ve kapasitesi doğrultusunda ortaya bir şeyler koyan yönleri ile anılması gereken bir varlıktır. İşte insanın bu niteliklerinin modern demokratik toplumlarda bir anlam ifade edebilmesi için bireyin sosyal haklarının güvence altına alındığı bir yurttaşlık kavramı ve bunu gerçekleştirecek bir sosyal devlet anlayışı hem zihinsel, hem metinsel, hem de pratik anlamda artık Türkiye gündeminin merkezine oturmak zorundadır.


( Birikim Dergisi, Sezgin Seymen Çebi, 22.03.2008 )