21 Ekim 2008 Salı

Yaş 14, Yolun Yarısı Eder mi?

Yargıtay temsilcilerin, tecavüzcüsüyle evlendirilen bir kız çocuğunun hayatının geri kalanını nasıl geçireceğini düşünmelerini, kendilerini o çocuğun yerine koymalarını istiyorum.Türkiye’deki yasa düzenlemelerinin şöyle “güzel” bir yanı var ki, siz ne kadar “mağdur” olmak için çabalarsanız çabalayın, başaramıyorsunuz, devleti gerçekten sizi “korumak” için çalışıyor, inanın.

Devlet aynı zamanda büyük rakamları sevmiyor. Yargı mevkiindekiler, “az olsun temiz olsun” felsefesiyle hareket ediyor genelde.

Evlilik yaşı 17 mi? Kesinlikle olmaz, çok geç, hemen 14 yapalım.“Gönüllü” cinsel ilişki yaşı 15 mi? Çok sakıncalı, 14’e indirelim.Evlilik içi tecavüze verilen ceza 7 yıla kadar mı? Çok gereksiz, en fazla 1 yıla kadar olsun.

Küçük çocukların tecavüzcüleri “lütfedip” tecavüz ettiği kişiyle evlenmeye razı mı geldi?O halde, hemen cezadan muaf olsun. Maksat tecavüzcü, pardon yani “vatandaş”, mağdur olmasın.

F.K'yi tanıyor musunuz?

F.K. ismi, bu “ilerici” düşünceleri Türk Ceza Kanunu’na yansıtmaya çalışan “değerli” Yargıtay temsilcilerine tanıdık geliyor mu bilmiyorum ama ben F.K'yi yine de hemen kendilerine anlatmak istiyorum.

F.K. Kahramanmaraş’ın Saygılı köyünde yaşıyordu. Kendisinden 10 yaş büyük bir kişiyle evlendirilip bakire olmaması sebebiyle evliliğinin ilk gecesi evine geri gönderilip “intihar ettiğinde” henüz 15 yaşındaydı.F.K. aynı zamanda 9 yaşındayken tecavüze uğramış ve bunu ailesine söylememişti. Ölümüne, ya da gazetelere yansıdığı üzere “intiharına” yol açan olayın sebebi de aslında yaşadıklarını kendine saklamasıydı.

“İntiharından” sonra, aralarında “koca”sının da bulunduğu üç kişi göz altına alındı ve bu kişiler sorgulandıktan sonra serbest bırakıldı.Savcılık, tecavüz “iddia”sının soruşturulmaya devam ettiğini söylese de, yıl içerisinde çıkan onlarca benzer “haber”den de bildiğimiz üzere, bu gibi olayların hemen hemen hiçbiri ne hikmetse “çözülemiyor”.

Şimdi, ben gazetelerde neredeyse her gün karşımıza çıkan F.K.'lere rağmen, düşündüklerini TCK’de yasalaştırmak isteyen Yargıtay temsilcilerine sormak istiyorum:

F.K. sizin kızınız olsaydı ne yapardınız? Ya da her gün tecavüze uğrayan yüzlerce kadından biri siz olsaydınız, tecavüzcünüzün, sırf siz “ortada kalmayın” diye sizinle evlenmesini ister miydiniz?Kardeşinizin, kendisine eşi tarafından tecavüz edildiği bir evliliği olsaydı mesela, “ailenin reisi” hapse girince “aile perişan oluyor” diye bu eylemin cezasız kalmasını ister miydiniz?

Bu sorular üzerinde tek tek düşünmelerini istiyorum ben Yargıtay temsilcilerinin, ciddi ciddi, samimiyetle.

Tecavüz edilen çocuklar, kucaklarında bebekleriyle “ortada kalmasın” diye, yani “vatandaş mağdur olmasın diye”, evlenme yaşını 14’e indirmek isteyenlerin, daha kendi çocuk olanların istemeden sahip olduğu bu bebekleri gerçekten doğurup doğurmak istemeyeceğini düşünmelerini istiyorum.

Bu çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmek yerine kürtajın neden bir çözüm olarak görülemediğini öğrenmek istiyorum.

Temsilcilerin, tecavüzcüsüyle evlendirilen bir kız çocuğunun hayatının geri kalanını nasıl geçireceğini düşünmelerini, kendilerini o çocuğun yerine koymalarını istiyorum. “Aile içinde tecavüz mü olurmuş” deyip “özel hayat”a karışmak istemeyen, ama ne hikmetse tecavüzle ilgili yasa düzenlemeleri önerebilenlerin, evliliği süresince şiddetli dozlarda tacize maruz kalan kadınları düşünmesini istiyorum.

Ve tekrar sormak istiyorum, bunlar sizin başınıza gelseydi ne yapardınız? Cevabı bence gayet açık.
(SK/EZÖ)

BİA Haber Merkezi - İstanbul

21 October 2008, Tuesday

Senem KAPTAN

İngiliz Hükümeti'nden ‘Big Brother’ tasarısı

İngiliz hükümeti Big Brother’ı hayata geçiriyor. Ülkede yapılan bütün telefon görüşmeleri, e-mail ve ziyaret edilen internet sayfaları hakkındaki bilgileri depolayacak bir veritabanı hazırlanıyor.

İngiltere Hükümeti, olası terör saldırılarını önlemek için ülkede yapılan bütün telefon görüşmeleri, e-mail ve ziyaret edilen internet sayfaları hakkındaki bilgileri depolayacak dev veritabanı oluşturulması için tasarı hazırlıyor.
Hükümetin uygulamak için üzerinde çalıştığı ve ‘olağanüstü hal yasaları' olarak uygulanması beklenen güvenlik önlemleri, ‘Big Brother’ politikasının hayata geçirilmesi olarak yorumlanıyor. The independent, hükümetin terör saldırılarını bahane ederek telefon görüşmeleri, e-mail ve ziyaret edilen internet siteleri hakkında bilgi depolayan dev veritabanı oluşturmayı planladığını yazdı.
Gazete, ‘Big Brother veritabanı, özgürlüğün belini kıracak' başlığıyla duyurduğu haberinde, hükümetin hazırlayacağı tasarıda, internet servis sağlayıcıları ve iletişim şirketlerinden, telefon ve internet kayıtlarını İçişleri Bakanlığı’na teslim etmelerini istediği bilgisi yer aldı.
Haberde ayrıca, internet servis sağlayıcıları ve telekom şirketlerinden elde edilen bu kayıtların, polis ve güvenlik servislerinin rahatlıkla erişebilmesi için 12 ay boyunca saklanacağı belirtildi.
İngiltere'nin teröre karşı en acil çözüm olarak sarıldığı tasarısı, şüpheli olarak değerlendiren herkesi izlemeye olanak sağlıyor.(dha)

20 Ekim 2008 Pazartesi

Honduras lideri: Uyuşturucu yasallaşsın

Tegucigalpa’da uyuşturucuyla mücadele konferansının açılışında konuşan Honduras Cumhurbaşkanı Manuel Zelaya, “Uyuşturucu, silah ve insan kaçakçıları, çok güçlü uluslararası şebekeler. Bunlar, olağan meşru durumlarda kendilerine gereken cevabın verilmesini engelliyor” dedi.

Kaçakçıları takip edip ve öldürmek yerine insanların eğitimine yatırım yapmanın daha iyi olacağını söyleyen Honduras lideri, “Uyuşturucu müptelaları hasta olarak telakki edilmeli ve hastalık hükümetlerin tıp adamlarıyla birlikte hazırlayacağı sosyal programlarla tedavi edilmeli” diye konuştu.

Tegucigalpa konferansına Latin Amerika ve Karayiplerden 32 ülke katılıyor.

NTVMSNBC

Avustralya’dan insan embriyosu kopyasına izin

Lisansın, tüp bebek çalışmaları yapan Sydney IVF şirketine verildiği ve şirketin, araştırma için 7200 insan embriyonuna erişme imkanı olduğu belirtildi.

Şirkete söz konusu lisansı veren Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırma Konseyi’nin lisans komitesi başkanı doktor John Findlay, Sydney IVF’nin çalışmasının yakından takip edileceğini belirterek, şirkete tedavi amaçlı kopyalama lisansı verildiğini, embriyonların fetüs aşamasına ulaştırılmasına izin verilmediğini kaydetti. Bilim adamlarının, araştırmalarını, en fazla embriyonun rahime henüz yerleştirilmediği blastokist aşamasında sürdürebilecekleri belirtildi.

Şirketin araştırmasında başarılı olması halinde, bunun dünyada bir ilk olacağı kaydedilirken, Sydney IVF, araştırmalarında, yalnızca yeterince olgunlaşmadıkları ya da düzgün bir biçimde döllenmedikleri için tüp bebek için uygun olmayan ve donörlerin izin verdiği yumurtaları kullanacaklarını açıkladı.

Sydney IVF, embriyon kopyalamak için embriyona ait kök hücre, toplanmış yumurtalara tutulu kümülüs hücreleri ve deri hücrelerinin kullanılacağını bildirdi.

Dünyada kök hücre çalışmaları yapılan diğer ülkelerde, bilim adamlarının, çeşitli teknikler kullanarak, embriyona ait hücrelere benzediklerine inandıkları kök hücreler elde etmelerine izin veriliyor, ancak hiçbiri, kopyalanmış insan embriyonundan embriyona ait hücreler çıkaramıyor.

Avustralya’da tedavi amaçlı kopyalama araştırması üzerindeki yasak, 2006 yılı Aralık ayında parlamentoda yapılan oylamada kaldırılmıştı. Ülkede üreme amaçlı insan kopyalamak ise yasak.

NTVMSNBC

"Güvenlik Konseyi Üyeliği Türkiye İçin Tehlikeli Bir Oyuncak"

Dr. Aktar, "orta boy ve asimetrik biçimde dışa bağımlı" diye nitelendirdiği, BM ilkelerine göre davranmadığını söylediği Türkiye'nin oylamalarda "Batı'yla birlikte hareket etmek zorunda kalacağını, İran'la ilgili kararlarda zorlanabileceğini öngörüyor.

Türkiye'nin Birlemiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi'ne geçici üye seçilmesini değerlendiren Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Cengiz Aktar, bu üyeliğin yalnızca prestij düzeyinde kalabileceğini söylüyor.

Türkiye'nin zorlanması yüksek olasılık, Aktar'a göre. "Türkiye gibi orta boy ve asimetrik biçimde dışa bağımlı bir ülke için Güvenlik Konseyi üyeliği tehlikeli bir oyuncak. Türkiye neredeyse bütün oylamalarda Batı'yla birlikte hareket etmek zorunda kalacak."

Aktar'ın kastı, Konsey'in veto hakkı bulunan beş daimi üyesinden üçü: ABD, Fransa ve Britanya. Diğerleri Rusya ve Çin.

"Örneğin, önümüzdeki dönemde İran'ın nükleer bombasıyla ilgili karar alındığında, Türkiye komşusunun hiç hoşuna gitmeyecek bir kararın altına imza atmak zorunda kalabilir."

"Kıbrıs umudu boş"

Hükümetin üyeliği Kıbrıs'la ilgili kullanma umudunun geçersizliğine de değinen Aktar şöyle diyor: "Adada uzun süredir ilk kez olumlu bir mecrada ilerleyen görüşmelerle hiç ilgilenmeyen hükümet, üyeliğini aklı sıra Kıbrıs meselesinin çözümünde kullanmak amacıyla neredeyse bayram ediyor.

"Bu iki yıllık dönemin bu tip şark kurnazlıklarının değil, Türkiye'nin saygın bir ülke olarak uluslararası yükümlülüklerini ve sorumluluklarını yerine getiren bir ülke olmasını temenni ederim."

15 ülkeden biri

"Hibe ve hediyeyle"

Aktar "Hükümet bu işi tamamen ikili zeminde, kendine oy verecek ülkelere -denildiğine göre- 50 milyon dolar hibe ve hediye dağıtarak elde etti. Güvenlik Konseyi seçimi, Eurovision yarışması gibi veya olimpiyat organizasyonu gibi düşünülmüş" diyor.

Türkiye, 17 Ekim'deki oylamada, Avusturya, Japonya, Meksika ve Uganda'ya birlikte, 1 Ocak 2009'dan itibaren iki yıllığına Güvenlik Konseyi'nin 10 geçici üyesinden biri oldu. Bu ülkeler, Belçika Endonezya, İtalya, Panama ve Güney Afrika'nın yerini alacak.

Üyelikleri 31 Aralık 2009'da bitecek diğer beş geçici üye Burkina Faso, Kosta Rika, Hırvatistan, Libya ve Vietnam.

Aday olduğu Batı Avrupa ve Diğerleri bölgesinde Türkiye 151, Avusturya 133 ve İzlanda 87 oy almıştı.

Aktar: Türkiye BM ilkelerinin uzağında

Aktar, üyeliğin daha çok "prestij" üzerinden konuşulduğuna, BM ilkelerinden söz edilmediğine dikkat çekiyor.

"Türkiye büyük başarı, prestij kazandı, diye bir algı var. Kyoto'yu imzalamamış, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yanına dahi yaklaşmamış, BM'ye bağlı ILO'nun sendikal haklar bağlamındaki sözleşmelerinin yüzüne bakmayan, çalıştırılan çocuklar konusundaki yeni yaklaşımlara yüz vermeyen, mültecilerin kabus ülkelerinden biri olmaya devam eden, İşkenceye Karşı Sözleşme'ye Ek Protokolü onaylamayan, BM'nin ikiz sözleşmelerine onay verirken envai çeşit çekince getiren, uluslararası camianın paryası Sudan Başkanı El Beşir'i kırmızı halılarla ağırlayan bir yeni Güvenlik Konseyi üyemiz var."

Aktar bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Gül'ün Türkiye'nin insan hakları alanında, açlık, yoksulluk, eşitlik ve ayrımcılıkla mücadelede "titizlikle gayretlerini sürdüreceğine" dair sözleri için de "Yoruma dahi gerek olmayacak kadar gerçek dışı olan bu ifade, hükümetin ve AKP'nin bir anlamda şizofrenik yaklaşımını dile getiriyor" diye konuşuyor. (TK)

BİA Haber Merkezi - İstanbul

20 October 2008, Monday


Tolga KORKUT

17 Ekim 2008 Cuma

Şiddete sıfır tolerans..

Şiddete sıfır tolerans
CNN International “güpegündüz” gerçekleştirilen Aktütün Karakolu saldırısı sonrası Türk makamlarına göre 23 arkadaşları öldürülen PKK’lıların görüntülerini yayınladı: Sevinçten halay çekip Kürtçe şarkılar söylüyorlardı. Saldırı sonrasında ölen 17 asker için düzenlenen törenlerde babaların daha doğru bir ifade ile erkeklerin vakurluğu göze çarparken annelerin, sevgililerin yani kadınların ise haykırışları ve ağlamaları dikkate çekiyor, medyamızca bu acı gözümüzün içine içine sokuluyordu.

Konyaspor-Trabzonspor futbol maçında goller atıldıkça taraftarların sevinç nidaları yerine “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” nidaları stadyumları inletiyordu. Balıkesir Altınova’da bir adi suç sonrası tırmanan gerilim sonucu halk galeyana geliyor ya da getiriliyor; küçük kasabanın köşesine sıkıştırılmış homojen bir Kürt nüfusu barındıran mahalleler talan ediliyor ve “Kahrolsun PKK!” sloganları ile cenaze mezarlığa götürülüyordu.

3. Kolordu Hasdal Askeri Cezaevi’nde “güpegündüz” bir yangın çıkıyor ve dumandan zehirlenen iki asker ölüyordu. Ölen askerlerden Mecit Akkaya’nın eşi Nurhayat Akkaya eşinin darp edilerek öldürüldüğünü iddia ediyordu. Mecit’in eşine söylediği son sözleri ise şöyleydi: “Ben buradan sağ çıkamayacağım sanırım, hakkını helal et.” Mecit, askerlikten firar suçundan cezaevinde yatıyordu.

Aynı cezaevine bundan dört ay önce resmi makamlarca “askerlikten firar ve emre itaatsizlik” gibi suçlamalardan ötürü Mehmet Bal da koyulmuştu. Mehmet Bal’ın askerlikten firar etmesinin ve emre itaatsizlikte bulunmasının tek nedeni Bal’ın vicdani retçi olması idi. O militarist bir düzen içerisinde yer almayı, o düzenin emirlerine uymayı, o düzenin eğitim mekanizması içerisinde yer almayı, silah tutmayı, silahı kullanmayı öğrenmeyi, üniforma giymeyi insani, hukuksal ve ideolojik nedenlerle ret etmiş bir vicdani retçi idi. Mehmet Bal, 8 Haziran 2008’de gözaltına alındı ve Beşiktaş İnzibat Bölük Komutanlığı’na götürüldü. Nezarethanede nöbetçi askerler tarafından şiddet gördü. Ertesi gün Mecit’in de o sırada orada bulunduğu 3. Kolordu Hasdal Askeri Cezaevi’ne götürülen Bal’ın zorla saçları kesildi ve tek tip elbise giydirilerek koğuşa konuldu. Burada nöbetçi astsubayın “gerekeni yapın” demesi üzerine koğuştaki diğer kişiler Bal’ı kalın bir sopayla dövdü, soğuk duşun altında tutarak tekmeledi. İşkence sonrasında bayılan Bal, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne kaldırıldı. Vicdani retçi Mehmet Bal hastaneden taburcu edildi ve şu an Adana Askeri Cezaevi’nde.

Bal kadar şanslı olamayanlar da var: Engin Ceber mesela. Ceber’in hikâyesini anlatmadan başka bir şiddet hikâyesini anlatmak elzem, çünkü Ceber’i ölüme götüren o yürüyüşün başlangıcı da şiddet dolu: Ceber’in arkadaşı Ferhat Gerçek, 7 Eylül 2007’de Yenibosna’da Yürüyüş dergisi satarken polis otosu tarafından durduruldu. “Yasa dışı satış yapıyorsunuz” denilerek gözaltına alınmak istendi. Gerçek buna direnince polisin açtığı ateş sonucu omuriliğinden yaralanıp felç oldu. Gerçek felçli olduğu halde tutuklandığı ve hakkında çeşitli suç isnatları ile hakkında dava açıldığı halde onu vuran polis hâlâ tutuklanmayınca Engin Ceber ve arkadaşları bunu protesto etmek için Yenibosna’da basın bildirisi okudular ve “Yürüyüş” dergisini satmaya başladılar. Ceber ve arkadaşları tutuklandı ve Metris cezaevine götürüldü. Ceber, 29 Eylül’de Metris T2 Hapishanesi’ndeki yoğun işkencelerden ötürü Şişli Etfal Hastanesi’ne reanimasyon bölümüne kaldırıldı. 6 Ekim’de Ceber kendisiyle görüşen avukatlarına gerek hapishane girişinde askerler tarafından, gerekse de tutuklu bulunduğu koğuşta gardiyanlar tarafından işkenceye maruz kaldığını söylüyor. 10 Ekim’de Ceber yaşamını yitirdi.

8 Ekim akşamı Diyarbakır’da polis servis aracını tarayan PKK’lılar beş polisi öldürdüğü sıralarda, TBMM’de görüşülen sınır ötesi operasyon tezkeresi rekor (!) oyla kabul ediliyordu.

İşte size bir Türkiye manzarai umumiyesi! Militarizme, asker-ulus yaratma projelerine, erkekliğin onaylanması anlamına gelen zorunlu askerliğin getirdiklerine ve buna karşı çıkanlardan götürdüklerine, kadınları da bu milliyetçi ve militarist projeksiyon içerisinde duygu kabartan bir obje olarak kullanmaya, insanları birbirinden nefret ettirmeye ve kamplaştırmaya, genişletilmiş yetkilerle donatılmış polislerin hükümranlığına, daha birkaç sene öncesinde Başbakanlıkça şiddetin her türlüsü için karşı kampanyanın yüklenicilerinden biri olarak ilan edilmiş olan askerin kendi içerisindeki vahim şiddet olaylarına ve bunun gibi her türlü ayrımcılık ve şiddet içeren bütün eylemlere ve politikalara din, dil, ırk, etnisite, inanç ve ideolojilerden tamamen arınarak kocaman bir haykırışla “Hayır” demenin vaktidir şimdi.

HIDIR TOK

not: Bu yazı 14 Ekim 2008 tarihinde Radikal gazetesinin Radikal Genç ekinde yayımlanmıştır.

14 Ekim 2008 Salı

Biz yeter demezsek..

YILDIRIM TÜRKER

Daha geçen yıl İstanbul valisi Muammer Güler, “Türk polisinde şu an sıfır işkence var. Bu insan hakları kurumlarının raporlarıyla var. Eskisi gibi ‘hırsızı yatır falakaya ’ yok ” diyor du.
Oysa İnsan Hakları Derneği ’nin (İHD) 2006 İnsan Hakları Bilançosu’na göre, 2006 ’da saptanan 700 ’ün üzerinde işkence ve kötü muamele iddiası var dı.
Bunların 179 ’u gözaltında gerçekleşmiş ti. Üstelik 140 ’ının Emniyet Müdürlüğü görevlileri tarafından gerçekleştirildiği iddia ediliyor du. Mağdurların da 26 ’sı çocuk tu. Ancak işkence iddiaları arasında önemli bir bölümü, resmi gözaltı yerleri dışındakiler oluşturuyor du. İHD ’ye göre 261 iddiadan 212 ’sinde Emniyet Müdürlüğü görevlileri var dı ve mağdurlardan 16 ’sı çocuk tu.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen, resmi gözaltı yerleri dışındaki işkencenin artışına dikkat çek mişti; “Vali Güler haklı . Artık elektrik vermek, falaka, filistin askısı gibi vücutta iz bırakan ağır işkence yöntemleri kullanılmıyor. Bunların yerine psikolojik işkence, ruhsal etki yapan yöntemler tercih ediliyor. Örneğin kişiler kaçırılıp bir yere götürülüp sonra orada salınıveriyor.
Karakollarda gözaltı süreci başlatılmadan, defterlere kayıt düşülmeden, arabada, meydanda, sokakta, kaba dayaktan başlayan, hakaretin, tehdidin kullanıldığı vakalar var. Kişi özgürlüğünden alıkonulmuş statüsünde olduğu için bunu işkence kabul ederiz. Ama bunun kaydı olmuyor. Şikâyet olduğunda, olay dışarıda gerçekleşmiş oluyor ve karakol üzerinden işlem yapmak zorlaşıyor.
Bir başka durum da toplu gösterilerde, yürüyüşlerde, mitinglerde polisin aşırı kuvvet kullanmasıyla gerçekleşiyor.
Örneğin polis beş on kişilik bir grubu çember altına almış ve şiddete maruz bırakıyorsa, bu da işkencedir. Çünkü yine özgürlüğünden alıkonulma statüsüne girer. Bu başvurularda da artış var. ”
Alın size bir yığın rakam. Soğukkanlı bir muhasebeci gibi size bir yıl önce ortaya dökülen rakamları sunarak başlıyorum ben de yazıma.
Ama inkâr, memleket kayıtlarında tarihin başından bu yana otoritenin bir numaralı faaliyeti olagelmiştir. Vali de Emniyet Müdürü de yerlerinin sağlamlığına olan güvenleri tam, delikanlı adamlar.
Aslanlar gibi inkâr ediyorlar.
Yeni girdiğimiz zulüm dönencesinde artık her zulmün daha fütursuzca uygulandığını görüyoruz.
Hepimize hayırlı olsun.
Demokrasi mücahidi gözbebeğimiz, hükümetimiz, ‘işkenceye sıfır tolerans’ derken en çok inkârcı valisiyle inkârcı emniyet müdürünü koruyor. Hiçbirimizin tam olarak künhüne vakıf olamayacağı kirli pazarlıklar sonucu onların dokunulmazlığının bekçiliğini yapıyor.
Katil ve işkencecilerinin şerefine kefil olan devleti mizin hukukla ve hakikatle iliş kisi, artık en müstehcen kılığıyla aşikâr oluyor yine. On yıl önce olduğu gibi.
Trilyonluk golf sahalarında bu milletin doğal burjuvazisi olarak sopa sallarken ajans haberlerini dinleyeme-diğini iddia eden apoleti en revnaklı komutanlar, yine OHAL istiyorlar. Oraların hali hiç buhal olmuş gibi.
Onlar golf oynasın, arada nutuk atsın, paranoya ve düşmanlık teorilerine entelektüel dokunuşlarla şıklık katsın. Çocuklar ölsün, ölsün, ölsün. Kan akmasın diyenler, yine ve ebediyen vatan haini ilan edilsin.
Demokrasi adına atılmış zoraki adımlar geri alınsın, herkes her an her türlü zulüm ve işkenceye açık kılınsın diye çırpınıyorlar.
Demokratik hükümetimiz üç kuruşluk postunu kaptırmamak için, hiçbir zaman içtenlikle inanmamış olduğu kimi adımları titrek bir duruşla yeniden sorguluyor.
Evet, biz demokrasinin ancak vaat olarak bir süreliğine ruhumuza su serpmiş olan haline de layık değiliz. Değilmişiz meğer.
Dolayısıyla gelsin açık işkence. Gelsin açık seferberlik hali. Gelsin devlet vahşeti.
İsmail Saymaz’ın dün gazetemizde çıkan haberini okumuşsunuzdur. Meltem Tekin’in fotografını da görmüşsünüzdür. Hepimizin gözlerinin içine bakıyordu.
Bir arkadaşıyla birlikte Taksim’de evlerine dönerken kimliklerini soran polisle tartışınca Beyoğlu karakoluna götürülüp sıkı bir dayaktan geçmiş. Gözünün morluğu, polisin ifadesine göre sözde AKP’ye hakaret ederek arkadaşıyla birlikte kafalarını duvarlara vurarak kendilerini yaralamışlar. Hatta Tekin kendini yere atıp tokatlamaya başlamış.
Daha iyisini de birkaç gündür okuyoruz.
Metris Cezaevi’nde dövülerek komaya giren Engin Ceber, Şişli Etfal Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Günler sonra Adalet Bakanlığı tenezzül buyurup bir açıklamada bulundu. Müfettiş görevlendirildiğini bildirdi kamuoyuna.
Burada yine insanı isyana teşvik eden ağır bir durum var.
Şöyle ki, iddiaları araştırmak için Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görevlendirilen Savcı Cevdet Doğan, suçlamaların muhatabı olan görevlilerden biri. Yani kendisi hakkında yapılan suçlamaların geçerliliğini kendisi tartacak.
Bununla da kalmıyor.
İşkenceyle Engin’in katili olmakla suçlanan jandarma ve infaz memurları açığa alınmadı.
Onlar açığa alınmadan Engin’le aynı koğuşta kalanların tanık olarak ifadesi alındı.
Engin Ceber’in avukatı Taylan Tanay itiraz ediyor: “Çünkü, bir idari soruşturma başlatılsa, işkence sorumlusu olan cezaevi personelinin ve müdürünün açığa alınması gerekirdi. Oysa bu kişiler görev başındayken, tanıkların korkmadan doğruyu seylemesi mümkün değildir. Çünkü kimse infazını yakmak istemeyecek, en azından ‘iyi hal’den erken tahliye şansını kaybetmek istemeyecektir.”
Tanıklardan biri, Engin’in sürekli kustuğunu, sayımda da ayağa kalkamadığını söylemiş. Zorla kaldırıldığında da yere düşmüş. Soğanla ayıltmaya çalışmışlar.
Engin Ceber, bir ardakadaşının polis tarafından vurularak sakat bırakılmasını protesto ederken yakalandı. Gözaltına alındığı İstinye Karakolu’nda dayak yedi. daha sonra götürüldüğü sağlık kontrolünde vücudunda darp izlerine rastlandı.
Tutuklanarak cezaevine kondu. Arkadaşlarıyla birlikte kabul bölümünde jandarmalar tarafından coplarla dövüldü. Daha sonra cezaevinde 15 infaz memuru kapı açmakta kullanılan demir kol, plastik sandalye ve tekme tokatla günler boyunca Engin ve arkadaşlarını dövdü.
Engin, sonunda komaya girerek taşındığı hastanede kurtarılamadı.
Cezaevleri hakkında neler neler yazdık. Bu memlekette hak ihlallerinin en sık yaşandığı yerler, cezaevleri. Millet olarak utanmadan ‘Geceyarısı Ekpresi’ filmi tarafından hakkı yenmiş numarasıyla batıya atıp tutarken cezaevlerinde işkence, dayak ve bin bir çeşit zulüm hüküm sürüyordu.
Polis şiddeti almış yürümüşken İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah’ın yeri sarsılacak mı? Hayır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin emniyet, dirlik düzenlik, asayiş kavramlarının cisimleşmiş hali olarak bakmak zorundayız bu pos bıyıklı beyefendiye.
Özellikle devletinin örtbas etme refleksinin uçbeyidir kendileri. Nitekim Hrant’ın katledilmesinin üstünden üç gün geçmeden “Örgütle bağlantısı yok, milliyetçi duygularla işlenmiş bir cinayettir” açıklamasıyla olayı çözmüştü bile.
Nitekim Hrant’ın katledilmesi davasının vatansever hakimleri de İstanbul emniyetinin sorgulanmasını gerekçe bile göstermeden gereksiz bulmadı mı?
Vali efendi, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Başbakan ve bilumum bakan eşhas, acaba bu yaşananlardan biraz olsun hicap duyuyor mu?
Hayır. Çünkü Engin gibi vurulan arkadaşının hesabını soranları, Meltem gibi gece gezen kızları, Esmeray gibi travestileri, daha nicelerini, daha nicelerini şöyle bir güzel dayaktan geçirmek gerektiği konusunda en ufak bir kuşkuları olduğunu sanmıyorum.
Sadece kimi nefretle eğitilmiş yoksul ve ruhu paralanmış hasta beceriksiz memurun dayağı fazla kaçırıp ölümlere neden olmasından hoşlanmıyorlardır elbet.
Vatandaşlarım, insan kardeşlerim, halkım; gücüm olsa da sizi isyana teşvik edebilsem.
Analar, babalar, kardeşler, arkadaşlar; isyan etmek zorundayız.
Pos bıyıklıların emrinde hayata kast ediyor coplu, apoletli, üniformalı vahşiler.
Ölümden başka gerçeğimiz olmayacak mı?

13 Ekim 2008
Radikal Gazatesi

Sağlıkta zengin fakir uçurumu..

Dünya Sağlık Örgütü'nün hazırladığı rapor, zengin ülkelerle yoksul ülkelerin vatandaşları arasındaki ortalama yaşam süresi farkının 40 yılı bulabildiğini ortaya koydu.

Örgütün dünyadaki sağlık sistemlerine yönelik araştırması, devasa eşitsizlikler ve yetersizliklere işaret ediyor.

Ayrıca bu farklılıkların son 30 yılda daha da belirginleştiğinin altı çiziliyor.

Raporda bu tabloyla ilgili olarak çarpıcı örneklere yer veriliyor.

Buna göre bu sene doğum yapacak 136 milyon kadından yaklaşık 58 milyonu, doğum öncesi, doğum anı ve sonrasında herhangi bir sağlık yardımından mahrum.

Hükümetlerin bir yılda sağlığa harcadığı para ise, birey başına 20 dolar ile 6 bin dolar arasında değişiyor.

Düşük ve orta gelirli ülkelerdeki yaklaşık 6 milyar insanın yarısı, sağlık harcamalarını sigorda yerine cebinden ödüyor. Bu da birçok insanı yoksulluk sınırının altına itiyor.

Rapora göre bu durum sadece zengin ve yoksul ülkeler arasında değil, ülkeler arasında bölgelere göre de ortaya çıkabiliyor.

Örneğin Nairobi'nin yüksek gelir grubunda 5 yaşın altındakilerin ölüm oranı binde 15'ken, aynı oran aynı kentte binde 254.

BBC Turkish

İngiltere 42 gün gözaltı ısrarından vazgeçti



İngiltere hükümeti, terör zanlılarının yargı önüne çıkmaksızın gözaltında tutulabilecekleri süreyi 42 güne çıkarma önerisinden vazgeçti.

İngiltere Parlamentosu
Karar, Lordlar Kamarası'ndaki ağır yenilgi sonrasında alındı

Lordlar Kamarası, polisin terör zanlılarını mahkeme önüne çıkarmaksızın 42 gün gözaltında tutmalarını mümkün kılacak öneriyi büyük bir çoğunlukla reddetti.

Eski istihbarat yetkilileri, polis memurları ve hukukçular da hükümetin planına karşı çıkanların safhlarına katılmış, planın İngiltere'deki özgürlükleri baltalayacağını söylemişlerdi.

Hükümet ise halen 28 gün olan gözaltı süresinin karmaşık soruşturma süreçlerinde yeterli olmadığını savunuyordu.

Ancak eski başbakan Tony Blair döneminde Lordlar Kamarası Başkanı olan Lord Falconer bile gözaltı süresinin 42 güne çıkması için yeterli neden görmediğini açıkladı.

Lord Falconer, gözaltı süresini 28 günden 42 güne çıkarmanın büyük fark yaratacağı fikrinin hayal ürünü olduğunu söyledi.

Başbakan Gordon Brown, bu yıl planıyla ilgili olarak yapılan oylamada Avam Kamarası'nda da yenilgiye uğramıştı.

Brown'ın yasanın geçmesi uğruna tekrar utanç verici bir sonuçla karşılaşma riskini almak istemeyeceği açıktı.

Dolayısıyla, dün gece, İçişleri Bakanı Jacqui Smith, Başbakan Brown'la birlikte soluğu parlamentoda aldı.

Jacqui Smith, gözaltı süresini 42 güne çıkarma tekliflerinden vazgeçtiklerini söyledi. Ancak gerekirse planı tekrar masaya getirmeye hazır olduğunu da ekledi.

İçişleri Bakanı, "Bunlar zor, çetin sorular. Muhalif milletvekilleri bunları görmezden gelmek istese de, İngiltere'nin hâlâ korunmaya ihtiyacı var. İngiltere'nin en kötü senaryolara hazır olması gerek" dedi.

Ancak hükümet Gordon Brown'un kamuoyu önünde birkaç kez bizzat savunduğu bir politikadan vazgeçmek zorunda kaldı.

Kuşkusuz, muhalefet partileri ve vatandaşların özgürlüklerinin kısıtlanmasına karşı çıkan gruplar kendilerini bir zafer kazanmış gibi hissediyordur.

Ne de olsa, Başbakan'a utanç verici bir yenilgi yaşattıklarının farkındalar.


Çocukların İdamına Karşı Uluslararası Kampanya..

CRIN ve HRW, çocuklara ölüm cezası verilmesine karşı imza topluyor. Halen beş devlet -Sudan, Yemen, Suudi Arabistan, Pakistan ve İran- çocukları infaz ediyor. İmzalar BM'ye sunulacak.

Dünyanın dört bir yanından kuruluşların oluşturduğu Çocuk Hakları Bilgi Ağı (CRIN) ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) çocukların ölüm cezasına çarptırılmasına son verilmesi talebiyle bir imza kampanyası başlattı.

Bugün dünyada tüm devletler çocukların işlediği suçlardan dolayı devlet eliyle öldürülmesini yasaklayan sözleşmelere taraf olsa da halen beş devlet bu uygulamaya devam ediyor: Suudi Arabistan, Yemen, İran, Sudan ve Pakistan.

Son üç buçuk yılda bu beş devlette bilindiği kadarıyla 32 kişi çocukken işledikleri suçlar nedeniyle infaz edildi. En az 100 kişi de öldürülmeyi bekliyor.

bianet'in de bir parçası olduğu CRIN'den yapılan çağrıda "Bu beş devlet de uygulamaya son verdiğinde, evrensel olarak çocukların infaz edilmesi kalkmış olacak" dedi.

Şu ana kadar 76 ülkeden bine yakın imza toplandı. Bu imzalar Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na sunulacak.

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin 37. maddesi şöyle:

"Hiçbir çocuk, işkence veya diğer zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ve cezaya tâbi tutulmayacaktır. Onsekiz yaşından küçük olanlara, işledikleri suçlar nedeniyle idam cezası verilemiyeceği gibi salıverilme koşulu bulunmayan ömür boyu hapis cezası da verilmeyecektir."(EÜ)

* Kampanyaya katılmak için: Çocukların infazına son

BİA Haber Merkezi - New york

14 October 2008, Tuesday

13 Ekim 2008 Pazartesi

Arzunun karanlık nesnesi


Arzunun karanlık nesnesi

İLÜSTRASYON: ELA AYDEMİR

İktidar çatışmalarına tanık hatta bizzat sahne olan beden, kendi olmak dışında bir eğretileme, kendisinden başka anlamların, başka özdeşliklerin veya farklılıkların ikame aracı halini de aldı zaman zaman. Toplumsal ve siyasal düzenin merkezî bir metaforu konumundaki beden, Baudrillard’ın deyimiyle vaktiyle ruhun metaforuydu, ardından cinselliğin metaforu oldu, bugün artık hiçbir şeyin metaforu değil.

Kısa süre önce on dokuz yaşındaki Dila Kurt kilo vermek için gittiği bir zayıflama kampında hayatını kaybetti. Dayatılan bir görüntü, bir sıfat, bir rol, bir kalıp adına ölen ne ilk ne de sonuncu kadın Dila. Törelerle, kurallarla, yasaklarla, emirlerle patriarkal kapitalizm kadınları öldürmeye devam ediyor, edecek de. Eril egemen kültür bu dikta üzerine kurulu çünkü; ruh ile bedenin ve doğa ile kültürün çözülmez bir şekilde birbirine yapıştığı mutlak ve koşulsuz bir tarihsel, fiziksel ve maddesel konum varsayımı üzerine bina edilen bu düzen ne tesadüf ki Levinas’ın Nazizm tanımına denk düşüyor. Kamusal alana ait olan bedenle ruh arasındaki keskin ayrımda akılla birlikte içgüdüleri de iptal ediliyor kamp sakininin, emre amade bir mekanizmaya dönüşüyor birey. Modern çağın canileri vazediyor: Zayıf güzeldir! Güzellik kodlarına uyum sağlayamayanların prototip bedene hayranlıkla, kendini ona dönüştürme zorluğu arasında yaşadıkları bölünmüş endişe, ölümcül zayıflama hastalıklarına, anoreksi ve blumiya dönüşerek yaşamı tehdit ediyor. Güzellik pratikleri üzerinden kadın sömürüsünü duygusal bir zemine kaydırmaya çalışan güç ilişkileri, zayıf olmanın kendini daha iyi hissetmek anlamına geldiğine de inandırıyor kadınları. Çünkü iktidar ten üzerinden işler, ataerkil sistem beden gerçekliğinin nihayetine dayandırır ikna kabiliyetini. Zayıf ve seksi olabilmek adına zayıflamaya iter sistem kadınları ama onları yine geleneksel rolleri içine massederek hanımefendiliğe, anneliğe, iffetli ve erdemli ya da erkeksi kadınlığa, ulusun anneleri olmaya zorlar; dişil erotik çağrışımlardan arındırarak.
Modern devletin cinsellik söylemi, bedeni abiyotik bir organizma olarak tahayyül eder. Amaç disiplin, idare, sınırları içinde iaşe ve ibateyle iğdiş etmektir. Siyah Anlar’da, kefaret için kendini kurban etmek üzere diyet yapma eğilimi olarak açıklar, anoreksiyi Baudrillard. Kadın eğer güzellik sistemine katılmayı reddederse ya da görünümünü iyi tutturamazsa değerden düşüp kendini değersiz hissedecek yok eğer başarılı olursa, değerinin görünüm yoluyla, onun kimlik-dışılığıyla meşrulaştığını kabul edecektir.
Jogging, streching, diyet besinler, rejimler, estetik ameliyatlar, kozmetik ürünleri ve benzeri tüm sektörlerin hedefi ince bedeni, yani, eril arzunun nesnesi olmaklığı biteviye koruyup besleyecek güzel kadın imgesini, sağlıklı ve diri görünümü yaratmaktır. Bedenin denetim altına alınması ve beden bilinci Foucault’nun belirttiği gibi bedenin iktidar tarafından ele geçirilmesiyle kazanılmıştır. Disiplinci iktidarı şöyle açıklar Foucault: “Bir makine olarak beden üzerine merkezileşmiştir: Bedeni disipline etmek, yeteneklerini optimize etmek, gücünü ele geçirmek, yararlılıklarının ve yumuşak başlılıklarının paralel büyümesi, etkinlik sistemleri ile bütünleşmesi ve ekonomik kontrolleri, bütün bunlar disiplin olarak karakterize edilen iktidar prosedürleriyle sağlanır: İnsan bedenin bir anatomi-politikası.”
Jimnastiği, askeri talimleri, kas geliştirmeyi, egzersiz yapmayı, üstün bir fiziksel güzellik ve sağlık formunu, biseksüel ve homoseksüel cinsel kimlikleri, bedensel özürlüleri ayıklamayı teşvik eden faşist beden formunun amacı öjenik bir toplum yaratmak değil de nedir?

Bir metastaz yeri: Beden
Evrenselliği, dönüştürme gücüyle mücessem faşizm, bedenleri arzu makineleri ve parça-nesnelere ayrıştıran bir denetim ağı içinde ideal beden imgesine süreklilik kazandırmayı amaçlar. Bedenle ilgili metaforlar, modern toplum düşü için yaratılmıştır ve beden, tüketim kültürünün temel öğesi halini almıştır. Son zamanların gündem konusu iki ‘örnek” olay, bedenlerimize ve bedensel sıvılara, tensel kokuya ne denli yabancılaştığımızı göz önüne sererek modernitenin riyasını açık etti. Kiloların, yağların, bedensel arazların, akışkanların (sıvılar, gazlar), kanın ve dışkının negatif çağrışımı iktidarla, özellikle de iktidarın modern biçimiyle yakından ilişkili. Elbette kadına şiddetin hiçbir türü kabul edilemez ama “dışkı”nın bu denli büyük kıyamet koparması, iğrenç addedilmesi biraz da bizim steril, hijyenik, kendinden olmayanı ötekileştiren hegemonik uygar toplumuzun öğretisi sonucu değil mi? Dışkı değil de bir kavanoz reçel olsaydı, şiddet olmayacak mıydı? Temiz bir fantezi öyle ya!.. Uygarlığın yeraltına tıktığı karanlık içeriği ve norm dışı bedenleri sorgulayan Yaşar Çabuklu, modern kapitalizmin bokun üzerine bir iğrenme perdesi örterek onun sembolize ettiği ölümcül, tahripkâr boyutu gizlemeye çalıştığını söyler. Ancak bu boyut kapitalizmin içinde örtük biçimde mevcuttur zaten. Para ve bok kapitalizmde varolan her değerin indirgenebileceği iki farklı ve benzer kıstastır. Her ikisi de moral düzeyde değerin yükseldiği/düştüğü aynı boyutta bulunan iki ayrı noktadır. Jest, dışkı, beden ve şiddet bağlantısı, Bourdieu’nun ‘sembolik sermaye” analizi üzerinden okunursa farklı bir perspektif oluşturulabilir belki. Beden sosyolojisinin gelişimine katkıda bulunan önemli düşünürlerden olan Bourdieu, ‘habitus’ kavramıyla sınıflar arası beden algısının nasıl değiştiğinin bir analizini sunarak, bedeni sosyal sermaye, kültürel sermaye ve ekonomik sermaye arasında farklı bir sermaye türü olarak açıklar. Beden siyasetinin bir kapital olarak görülmesi, Marksist siyasal analizleri büyük ölçüde desteklemekteyse de, Bourdieu’nun amacı, üstyapısal addedilen unsurların kendi özerk dünyaları içinde çatışmayı belirleyebilen dinamiğine dikkat çekmektir. Çatışmanın önemli bir kısmı semboliktir.
Tenin evcilleştiği, kokunun sınıfsallaştığı, cinselliğin iktidarca kurulduğu aydınlanma düşüncesi, tıpkı türediği Kartezyen düşünce gibi düalist yaklaşım içinde bedeni aklın karşısında ötekileştirerek nesneleştirmiş, insanı da bu süreçte özne olarak kurmaya çalışmıştır. Aydınlanmanın yücelttiği akıl, ‘erkek aklıdır’, aşağıladığı ‘beden’ ise kadına aittir ve teninin içine kapatılmalıdır. ‘Dolaşmayan’ düzenli sirkülasyona tabi kılınmayan akışkanların dönemi olan ortaçağda beden akışkanlarıyla, dışkılarıyla barışıktır. Ne zaman ki ulus-devletler çağına gelinir, beden akışkanlığını yitirerek kuraklaşır, katı, sabit, statik, sınırlı bir mekanizmaya dönüşerek kendine hapsedilir. Modernlikte hiyerarşik düzen rasyonel akla hizmet ederken, postmodernizm ayrım çizgilerini ‘bulanıklaştırarak’ karşıtlıkların birbirine nüfuz etmesini sağlar. Postyapısalcı feministlerin temel ‘motto’larındandır akışkanlık. Özellikle Kristeva, sıkılaştırarak içine kapatılan, tehlikeli sıvılara karşı geçirgenliği engellenen bedeni, karşıtlar mantığıyla işleyen rasyonel söyleme olan muhalefetiyle algılar. Bok bir nesne değil bir abject’tir ama nesnenin nesne, öznenin özne olarak sahneye çıktığı bu steril dünya, bu ve benzeri ‘abject’ler sayesinde içinde güvenle yaşadığımız sıradan dünya haline gelir. Eril söylem kadın bedenini denetlenemeyen, kabına sığmayan, güzergâhı önceden kestirilemeyen tehlikeli bir akışkanlar alanı olarak tanımlar ve bu ‘türbülansı’, ‘taşkınlığı’ katılara ait prensiplerle sınırlandırmaya çalışır. Yine Luce Irigaray, katılar mekaniğinin çağına karşı sınırları sabit olmayan bedeni önerir ve bunu Nietzsche’ci ‘güçler fiziğinin’ karşısına koyar. Cixous’da da akışkanlık mekanik bir iz taşımaz. Mimi Scheller’in dikkat çektiği gibi artık içine kapalı toplulukların dönemi bitmiş; her an kurulan ve bozulan, tanımlanmaya karşı direnen, yersiz-yurtsuz, parçalı, otonom, kesintili, dengesiz, buharlaşabilen, lineer olmayan, heterojen, düzensiz, merkezsiz bir döneme gelinmiştir. Bedenden ve bedeni yazmakla başlayacak olan ‘kadın yazısı’ da böyle bir akışkan yazıdır ve gelecek öngörülemeyen bedenlerce yazılacaktır.
Feodal toplumun ‘durağanlığına’ karşı modernlik, hareketin temsilcisi olarak ortaya çıkmıştı. Ama postmodern toplumun akışkanlığıyla karşılaştırıldığında, modernitenin esneme payı yetersiz kaldı. İktidarın yüce nesnesi konumundaki beden de bu büyük kopuşlar, kırılmalar sürecinde değişti, dönüşüme uğradı. İktidar çatışmalarına tanık hatta bizzat sahne olan beden, kendi olmak dışında bir eğretileme, kendisinden başka anlamların, başka özdeşliklerin veya farklılıkların ikame aracı halini de aldı zaman zaman. Toplumsal ve siyasal düzenin merkezî bir metaforu konumundaki beden, Baudrillard’ın deyimiyle vaktiyle ruhun metaforuydu, ardından cinselliğin metaforu oldu, bugün artık hiçbir şeyin metaforu değil: “Beden metastaz yeridir; simgesel düzenleme olmadan, aşkın bir hedef olmadan, iletişim ağlarının ve entegre devrelerin yan yanalığına benzer katıksız bir yan yanalık içinde, tüm bu süreçlerin sonsuza değin programlandığı ve mekanik biçimde birbirine eklendiği yerdir.”
Hiçbir şeye metafor oluşturmayan, ancak spor, estetik, cerrahi, sağlık, siyaset, moda, hukuk, din, diyet, edebiyat, görsel sanatlar ve pornografi gibi pek çok alanın aktörü haline gelen beden, ruhun taşıyıcısı veya iğrenç giysisi iken nasıl ideolojinin yüce nesnesi haline geldi? Bedenimize nasıl bu kadar uzaklaştık, ondan iğrenir, onu kabullenemez olduk? İlkin Mesih’in sonra kralın yüce bedeni akışkanların mecrasına ne zaman evrildi?
Ortaçağ Hıristiyan dünyası için beden ruhun taşıyıcısı, maddi dünyaya ait ölümlü bir nesneydi. Ruh beden ikiliği, 17. yüzyılda Descartes’in felsefesiyle daha belirgin ve önemli bir hal aldı. Leibniz her monadın beden ve ruhu birlikte taşıdığı anlayışını savundu, Kant akıl ve beden arasında köklü bir ayrım koydu yine... Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizm’de Kalvinist öğretinin nasıl varlıktan doğal zevk ve haz almaya karşı çıkarak, bütün bedensel zevklere savaş açtığı üzerinde durarak bedene çeşitli göndermelerde bulundu. Marx ise bedeni görmezden geldi adeta. “Marksizm’in gerçekte hiçbir beden kuramına sahip olmaması tuhaftır; böyle bir kuramın materyalizmin temel bir niteliğini oluşturması gerekir” diyen Turner’e göre Marksist kuramda bu sorunun yokluğunu keşfeden Foucault oldu. Beden başlı başına maddi varlığıyla söz konusu idi çünkü. Fenomenoloji bedeni dünyada bir nesne olarak değil, “dünyanın sayesinde var olduğu” şey olarak algıladı. Merleau-Ponty’e göre insan aynı anda hem düşünen bedensel ben, hem de düşünen öznedir. Deleuze anarşik bedeni; yoğunlukların gelip geçtiği, ‘biçimsiz maddeden’ oluşan akışkan bedeni savunurken Antonin Artaud organları tümden ortadan kaldırmayı öngördü. Çünkü Artaud’ya göre, organlarımız bize verilmiş imkânları değil, aksine bize tarihsel ve sosyal olarak yapışmış sınırları temsil ederler. Organsız beden metaforu, postmodernizmin cinselliğe de uyarlanan özgürlük idealinin en somut telaffuzu oldu ki bu metafor, cinsellik rollerinin dinler, siyasal düzenler tarafından kurulduğunu söylemenin de en aşırı temsilidir.
Ortaçağdan bugüne değişen, dönüşen beden üzerine tüm bu kelam, Rönesans’tan Aydınlanma’ya, Bedenin Tarihi adlı kitabın vesilesi bir bakıma. Üç ciltlik kolektif bir çalışmanın ilk halkası olan kitap, Ortaçağ boyunca kilise baskısı altında şekillenen bedenin Rönesans ile aydınlanma arasındaki zaman diliminde uğradığı dönüşümleri konu ediyor. Kitap, Bedenin Sıradan Kullanımı, Eski Rejim Döneminde Avrupa’da Beden ve Cinsellik, Egzersiz Yapmak, Oyun Oynamak, Ruhun Aynası, Teşrih ve Anatomi, Beden, Sağlık ve Hastalıklar, Gayri İnsani Beden, Kralın Bedeni ve Et, Zarafet, Yücelik gibi ilginç başlıkları dönemin ünlü ressamlarının yapıtları ışığında inceliyor. Böylelikle beden bir kez daha göz/etim altına alınıyor.

Beden kitaplığı

  • Rönesans’tan Aydınlanma’ya, Bedenin Tarihi 1, Alain Corbin, Jean Jacques Courtine, Georges Vigarello, Çeviren: Saadet Özen, YKY, 2008.
  • Açık Beden: Resimde Çapkınlık Şiddet Doğa ve Saplantı, Durmuş Akbulut, İstiklal Kitabevi, 2008.
  • 99 Sayfada Kadında Duyguların Bedenselleşmesi, Füsun Saka, İş Bankası Yayınları, 2007.
  • Lubunya: Transseksüel Kimlik ve Beden, Selin Berghan, Metis Kitap, 2007.
  • Bedenin Farklı Halleri, Yaşar Çabuklu, Kanat Yayınları, 2006.
  • Beden Dili Sözlüğü, François Caradec, Çeviren: Ceyda Akaş, Kitap Yayınevi, 2006.
  • Özgürleşin Bu Bir Emirdir: Kadın ve Erkek Dergilerinde Beden, Sylvette Giet, Çeviren: İdil Engindeniz, Dharma Yayınları, 2006.
  • Şaman’ın Bedenindeki Kadın, Barbara Tedlock, Çeviren: Pınar Savaş, Owo Yayınevi, 2006.
  • Oyuncu Olarak Beden, Ovidie, Çeviren: Yaprak Yaltı, Dharma Yayınevi, 2006.
  • Bedenler Dinler ve Toplumsal Cinsiyet, Sylvia Marcos, Çeviren: Balkı Şafak, İlker Çayla, Sibel Özbudun, Ütopya Yayınları, 2006.
  • Toplumsalın Sınırında Beden, Yaşar Çabuklu, Kanat Yayınevi, 2004.
  • Gürbüz ve Yavuz Evlatlar: Erken Cumhuriyet’te Beden Terbiyesi ve Spor, Yiğit Akın, İletişim Yayınları, 2004.
  • Beden Emek Tarih: Diyalektik Bir Feminizm İçin, Gülnur Acar Savran, Kanat Yayınları, 2004.
  • Kütüphanedeki Beden, Iain Bamforth, Çeviren: Begüm Kovulmaz, Agora Kitaplığı, 2004.
  • Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, Richard Sennett, Çeviren: Tuncay Birkan, Metis Kitap, 2002.
  • Beden ve Toplum Kuramı, Emre Işık, Bağlam Yayınları, 1998.
    Temiz ve Kirli/Ortaçağ’dan Günümüze Vücut Bakımının Tarihi, Georges Vigarello, Çeviren: Zühre İlkgelen, Kabalcı Yayınevi, 1996.
HANDE ÖĞÜT, Radikal Kitap,10-10-2008

"Terörle Mücadele" Kadınlara Fiziksel ve Ruhsal Şiddet Olarak Dönüyor

Yükselen şiddetin ardından yeniden OHAL düzenlemelerinin yürürlüğe girmesi gündeme gelirken, Diyarbakırlı kadınlar aranmaktan, askeri uçakların gölgesinden, çocuklarının okuldan dönmesini beklemekten, baskınlarda hakarete maruz kalmaktan muzdaripler.

fotoğraf: Emine ÖZCAN Güneydoğu'da şiddet yeniden yükselirken bölgede yaşayan kadınlar geçmiş deneyimlerini ve bugün yaşadıklarını bianet'e anlattı; alınan "tedbirlerin" hayatlarını zorlaştırdığını, onlara fiziksel ve ruhsal şiddet olarak döndüğünü söyledi.

Aktütün ve Diyarbakır saldırılarından sonra askerler arama, gözaltı, dinleme, adli kolluk yetkilerinin artırılmasını talep etti ve hükümet de bunu olumlu karşıladı.

Kardelen Kadın Evi'nden Çağlar Demirel Diyarbakır'da daha önce de olağanüstü hal (OHAL) yaşandığını ve böyle durumlarda en çok kadınların tedirgin olduğunu söyledi.

"Şimdi de OHAL'den farksız. Biz aile içi şiddet konusunda kadınlara psikolojik destek veriyoruz. Ancak tezkere, operasyon dönemlerinde kadınlar savaşın yarattığı psikolojik bozukluk şikayetiyle başvuruyorlar."

Demirel'in verdiği bilgiye göre bu şikayetlerden en belirgin olanı Diyarbakır'dan havalanan askeri uçakların yarattığı gerginlik. Demirel ev baskınlarında da kadınların daha çok etkilendiği görüşünde:

"Evi basılan ailede en çok kadına hakaret edildiği duyumunu alıyoruz. Bütün aile fertlerinin, özellikle erkek aile bireylerinin önünde kadına küfretmek, onu aşağılamak ayrıca bir psikolojik şiddet aracı olarak kullanılıyor."

"Eve nasıl gideceğim!"

Diyarbakır'da yaşayan bir başka kadın anlatıyor, ismi Ayşe:

"Dokuz yaşında bir yeğenim var. Diyarbakır'da saldırının yaşandığı yere yakın oturuyordu. O gün sürekli 'ben eve nasıl gideceğim' diye panikledi. Çok korktu. Bizse alışmadık ama kanıksadık."

Diyarbakır Kadın Sorunlarını Araştırma Merkezi'nden (DİKASUM) Özlem Özen çamaşırhanelerinden birinin son saldırının gerçekleştiği noktaya yakın olduğu söyleyerek "Kadınlar çamaşırhaneye gelirken durduruluyorlar. Onlara ne taşıdıkları, nereye taşıdıkları soruluyor; çamaşırları göstermeleri isteniyor. Haliyle tedirginler" dedi.

"Kadınların tandır evleri oluyor. Ekmek pişiriyorlar. Ancak bu şartlarda tandır evlerine gidemiyorlar. Buralar hep gecekondu mahalleleri. Çocuklar sokak aralarında oyun oynarlar. Şimdi sokağa çıkmıyorlar. Merkezimizdeki oyun odalarına gelebilen çocuklardaysa oyun oynamanın verdiği rahatlığı açıkça gözlemliyoruz."

Özer, zaten saldırının yaşandığı yerde göç etmiş ailelerin yaşadığını ve tek korkularının onları göçe zorlayan şartları tekrar yaşamak olduğunu vurguluyor.

"Kadınlar tekrar çocuklarının kötü haberini almak istemiyorlar"

Lice Kadın Danışma Merkezi'nden Emanet Çeşme, alınan önlemlerin, polis yetkisinin genişletilmesinin ve diğer uygulamaların hak ihlallerine kapı araladığını, psikolojik etkilerininse en çok kadınları tahrip ettiğini aktardı.

"Benim annem 12 Eylül sonrasında bir ev baskınında Kürtçe konuştuğu için polisten şiddet gördü. Polis 'Kürtçe'nin anneler aracılığıyla çocuklara öğretildiğini' düşünüyordu. Yıllar sonra annemin yaşadıklarını ben yaşadım."

Kadın Merkezi Derneği (KAMER) Başkanı Nebahat Akkoç Türkiye'de şiddet ve şiddetsizlik var artık. Arada bir yer olmadığını düşünüyorum. Şiddetsizlik için pek çok iş yapılıyor ama şiddetin sesi hep daha yüksek çıkıyor ne yazık ki” diyor.

“Kadınlar bu süreçten çok kötü etkilenecekler elbette. Hem aile içindeki şiddet artacağı için, hem bizzat aramalar, ev basmalar sırasında mağdur olacakları için, hem güvenlik nedeniyle çalışamayan, uzaklaşan erkeklerin yerine hiç hesapta olmayan işleri omuzlamak zorunda kalacakları için olumsuz etkilenecekler. Hem de bildiğimiz pek çok hikayede olduğu gibi kocaları, babaları, oğulları yerine onların bedenlerine dokunulacağı için belki de..”

"Ne Türklük ne Kürtlük önce annelik geliyor"

Barış Annelerinden Emine Özbek'in mesajıysa net "Ne Türklük ne Kürtlük, önce annelik. Yeter artık. Ne çekiyorsa analar ve çocukları çekiyor. Dağda da şehirde de bu böyle."

Özbek "Çocuklarımızı okula gönderemez olduk. Okul uzak. Gittiklerinde 'acaba dönecekler mi?' diye korkuyla yaşıyoruz" diyor, Diyarbakır'da kadın olmaya dair.(EZÖ/EÜ)

BİA Haber Merkezi - İstanbul

10 October 2008, Friday


Emine ÖZCAN

İngiltere'deki okullara terör klavuzu


Radikal

Okullarda öğrencilerin terörizmin ve radikalizmin pençesine düşmemesi için ne yapmalarını anlatan kılavuz gönderildi

LONDRA - İngiltere’de okullara, öğrencilerin terörizm ve radikalizmin pençesine düşmemesi için neler yapmaları gerektiğini anlatan kılavuz gönderildi. Ülkedeki bütün ilk ve orta dereceli okullara gönderilen kılavuzda, okul yönetimleri ve öğretmenlerin radikal fikirlere hangi yöntemle karşı çıkması ve konuyu nasıl ele alması gerektiği anlatılıyor. İngiltere’nin okullardan sorumlu Bakanı Ed Balls, gençlerin radikalizmi reddetmesi ve terörizmin içinde yer almaması açısından okulların anahtar önem taşıdığını kaydetti. Balls, El Kaide’den kaynağını bulan şiddet içeren radikalizmin halihazırda en büyük güvenlik tehditlerinden birini oluşturduğuna, ancak ırklararası nefretten kaynaklanan şiddetin de toplumu etkileyip gençler arasında bir ayrışmaya yol açabildiğine dikkat çekti. Kılavuzda, terör ve radikalizmin her türüne karşı okullarda nasıl mücadele yürütülmesi gerektiğinin anlatıldığını belirten Balls, böylece daha güçlü ve güvenli bir toplumun oluşturulabilmesinin mümkün olacağını söyledi. Terörizme sadece güvenlik yoluyla yanıt vermenin yetmeyeceğini, terörizme yol açan nedenlerin de mutlaka irdelenmesi gerektiğini belirten Ed Balls, görevlerinin, gençlerin hep birlikte her türlü aşırılıkları reddetme noktasına getirilmesi olduğunu ifade etti. Hazırlanan kılavuzda okullara, terör ve radikalizmle mücadelenin başına sorumlu bir öğretmen getirilmesini ve öğrencilerin bu konudaki her türlü bilgi ve endişelerini bu öğretmenle paylaşabilmelerine olanak tanınmasını salık veriyor. Ulusal Öğretmenler Sendikası da böyle bir kılavuz hazırlanmasının memnuniyetle karşılandığını açıklarken, şiddet yöntemini benimseyen siyasi grupların topluma en büyük tehdidi oluşturduğunu bildirdi.(aa)

9 Ekim 2008 Perşembe

Sosyal Yardım ve STK'lar

HANDE PAKER

Sivil kadrolaşma diyebileceğimiz STK’ların siyasi gücün kontrolü altına girdiği ve kamusal sorumluluğunu boşladığı ilişkileri, bu iktidara mahsus değil

Almanya Deniz Feneri Derneği’nin yoksullara yardım amaçlı topladığı kaynağı, amacı dışında kullanarak yaptığı yolsuzluk ve bunun Türkiye’ye uzanan bağlantıları, Türkiye’de sosyal yardımın hangi kanallarla yapılması gerektiği ve bunun siyasi ve sosyal sonuçlarına ilişkin oldukça önemli bir tartışma başlattı. Bu tartışma önemli çünkü tartışmanın son kertede Türkiye’deki gibi ciddi boyutta yoksulluk, eşitsizlik ve dışlanma sorunlarıyla karşı karşıya olan insanların ulaşabileceği hizmetler, haklar ve demokratikleşme açısından sonuçları var. Konuya sosyal yardım ve sivil toplum kuruluşları (STK) açısından bakıldığında, ilk etapta STK’ların yardım alanında çalışmaları ve ihtiyacı olanlara sosyal hizmet götürmeleri iyi bir çözüm olarak görülebilir. Yani gönüllü bireylerin (bu örnek özelinde, hayırsever bireylerin) biraraya gelerek, kamu yararına sosyal yardım yapmaları mümkündür. Hatta 1980’lerden itibaren hakimiyetini ilan etmiş neoliberal düzen tam da bunu destekler. Sosyal yardım ve hizmetlerin STK’lar aracılığıyla yapılması, devlet üzerine düşen işleri başka aktörlere aktardığı için, devletin rolünün mümkün olduğu kadar azaltılmasını savunan neoliberal öğreti için ideal bir durum arz eder. Sosyal yardım ve hizmetlerin sadece STK’lar tarafından yapılmasının bazılarınca iyi bir çözüm olarak sunulması, Türkiye’de devlete karşı var olan güven bunalımını da gözönüne aldığımızda, daha iyi anlaşılabilir. (Türkiye’de en az güvenilen kurumlar arasında merkezi hükümet, parlamento ve belediyeler var 1).

Sakıncalar
Fakat böyle bir yaklaşımın doğurduğu iki sakıncayı gözardı etmemek gerekiyor. Birincisi, Türkiye’deki devlet geleneği, otoriterlik ve diğer sosyal aktörleri kontrol edebilmek için nüfuz alanına katma eğilimi üzerine kuruludur. Devletin diğer sosyal aktörlerle kurduğu birebir yakın ilişkiler, devletin sağladığı iltimaslar karşılığında bu sosyal aktörleri kendi nüfuzuna katmasına yol açar (kooptasyon). Bu patronaj ilişkilerinden Türkiye’de çok yaygın olan yolsuzluk ve kayırmacılık doğar. Yolsuzluk daha çok rüşvet ya da ihale dağıtmak gibi konularda bize tanıdık gelse de, devletin nüfuza katma eğilimi STK’ları da kapsar. STK’lar toplumsal dinamiklerden kopuk değildir, diğer sosyal aktörlerle her zaman etkileşim içindedir. Sivil kadrolaşma diyebileceğimiz STK’ların siyasi gücün kontrolü altına girdiği ve kamusal sorumluluğunu boşladığı ilişkileri sırf bu iktidara mahsus saymak hata olur. Türkiye’nin en büyük derneklerinden biri olan ve yardım alanında çalışan Kızılay, yıllar boyu devlet güdümünde yaşadığı ‘sivil kadrolaşma’ sonucu 1999 depreminde çöktü. Devletin Kızılay’ı nüfuzu altına alma süreci sonunda Kızılay devletten ayrı düşünülemez hale geldi. Kızılay’da görev alanlar belli bir siyasi partiye yakınlıkları sonucu siyasi kanallarla göreve gelmişlerdi. Kızılay’ın 1999 depreminde yardım götürme işlevini yerine getiremeyişinin altından şeffaflıktan, hesap verebilirlikten ve toplumdan uzak bir dernek ve yolsuzluk ile kayırmacılık ilişkileri çıktı. (2) Kızılay deprem sonrası ciddi bir reform sürecine girdi.
Sosyal yardım ve hizmetlerin sadece STK’lara yüklenmesinin bir sakıncası daha var. STK’lar çalışmalarını kendi seçtikleri belirli bir gruba yönelik yapabilir. Yani devlet/kamu kuruluşları gibi tüm sosyal aktörlere eşit mesafede durmak zorunda değildir. Devlet/kamu kuruluşları ise vatandaşlıktan doğan hakları herkese eşit olarak garantilemek sorumluluğunu taşır. Gönüllülük esasına dayanan STK’ların ise böyle bir mecburiyeti yoktur. Dolayısıyla, sosyal yardım ve hizmet, devletin sosyal politikaları çerçevesinde ele alındığı zaman vatandaşlık hakkı olarak uygulanmış olur. Hakların garantiye alındığı bir çerçevede, STK’lar da denetlendikleri sürece sosyal yardım ve hizmet üretebilir.
O zaman akla hemen şu soru gelebilir. Türkiye’deki devlet iltimas/kollama/nüfuz/rant ilişkilerinden mustaripse, böyle bir devletten herkesle eşit mesafeyi koruyarak hizmet götürmesini nasıl bekleyebiliriz? V. Yılmaz’ın (Taraf, 17 Eylül 2008) altını çizdiği gibi, sosyal yardım politikaları ancak demokratikleşme çerçevesinde tartışılabilir. Devlet, demokratikleşmiş, şeffaf, hesap verebilir olduğu ölçüde vatandaşlarının evrensel haklarını garantileyebilir. Bu demokratikleşme ve şeffaflaşma sürecinde ise STK’lara da önemli rol düştüğüne şüphe yok.
1. Adaman, F. ve A. Çarkoğlu. 2000. Türkiye’de Yerel ve Merkezi Yönetimlerde Hizmetlerden Tatmin, Patronaj İlişkileri ve Reform. TESEV.
2. Yazarın yaptığı görüşmeler

05.10.2008

Radikal Gazetesi Radikal İki eki'nde yayımlanmıştır.

Avusturya'da aşırı sağ korkutuyor

Seçimlerde oylarını arttıran aşırı sağcı iki partinin lideri Strache ve Haider

Avusturya'da hafta sonu yapılan seçimlerde aşırı sağın güçlenerek çıkması ve gençlerin de aşırı sağa oy vermesi endişeye neden oluyor. DW'den Andrea Mühlenberger'in Viyana'dan izlenimleri...

Avusturya'nın ünlü aşırı sağcı politikacısı Jörg Haider, siyaset sahnesine dönüyor. Hafta sonu yapılan seçimlerde Haider'in partisi Avusturya'nın Geleceği İttifakı yüzde 11 oy alarak gücünü arttırdı. Haider'in eski partisi Christian Strache liderliğindeki Özgürlükçü Parti ise yüzde 18'e ulaşmayı başardı. Ve Avusturya'da yüzde 30'a yükselen aşırı sağ eğilim, kemikleşmiş seçmenlerinin yanı sıra yeni taraftarlar edindiğine işaret ediyor.

Haider'in mesajı

Avrupa'da endişe yaratan figür Jörg Haider de aldığı seçim zaferinin ardından diğer partilere gönderdiği mesajda artık gençlerin de yanında olduğunu iddia etti. Haider “Gençler, daha güçlü bir milli kimliğe sahip. Siz genç insanları partilerinizden uzaklaştırdınız. Ben size seçik tavsiyelerinde bulunacak biri değilim. Ancak bu, gençlerin kırmızı, yeşil ve siyah partileri artık istemediğinin bir göstergesi” diye konuştu..

Merkez sağ ve sol kan kaybetti

Haider'in bahsettiği kırmızı, yeşil ve siyah partilerle ise seçimlerde oy kaybına uğrayan Sosyal Demokratlar,Yeşiller ve merkez sağdaki Halk Partisi. Merkez sağın ve merkez solun gücünü kaybettiği Avusturya'da analistler de Haider'in açıklamalarını onaylıyor. Gençlerin ve hatta ilk kez oy kullananların her iki aşırı sağ partiye oy vermiş olabileceğini söyleyen uzmanlar, ülkede ırkçı eğilimin tehlikeli bir yöne doğru gittiği uyarısında bulunuyor.

Gençler de aşırı sağa oy verdi

Yabancı karşıtı seçim kampanyası yürüten aşırı sağa oy veren gençlere, Viyana sokaklarında rastlamak mümkün. Hafta sonu yapılan erken seçimlerde ilk kez oy kullanan 17 yaşındaki genç de bunlardan biri. 17 yaşındaki genç, “Seçim sonuçlarını iyi buluyorum, bir sorun yok. Yabancılar konusu beni özellikle ilgilendiriyordu. Ama sanırım, birçok Avusturyalı bununla ilgileniyor. Yani sadece gençler değil, yetişkinler de. Avusturya'da neler olacağını hep birlikte göreceğiz" şeklinde görüşünü dile getiriyor.

17 yaşındaki genç, yabancı düşmanlığı ve korku salan bu iki sağ partiye gençlerin neden oy verdiği sorusunu yanıtlamadan hızla uzaklaşıyor. Gençler, geleceğiyle ilgili kaygılar yerine neden korku ve düşmanlığı merkezine alan siyasi bir eğilime yöneliyor? Siyasi gözlemcilere göre bunun ilk akla gelen yanıtı, Sosyal Demokrat ve Halk Partisi'nin başarısız politikaları.

Peki sokaktaki Avusturyalılar ne diyor? Biri, “Bu aslında, benim arzu ettiğimden daha bir sağ" diye konuşurken, bir başka Avusturyalı'nın görüşü de şöyle: "Ben, insanların sağa yöneldiğini düşünmüyorum, insanların tepki oyu verdiklerine inanıyorum. Zaten başka alternatif var mıydı?"

Avrupa'da endişe yaratıyor

Ama gerçek olan şu ki; Avusturya sağı, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde parlamentoda ilk kez bu kadar güçlü bir konuma yükseldi. Avrupa da gelişmeden endişeli, zira bu eğilimin kendi ülkelerine de sıçramasından korkuyor. Birçok siyaset uzmanı ise bunu durumu gerçekten bir “sağa kayış” olarak değerlendirmiyor ve kimi Avusturyalı seçmenler gibi, tepki oylarının varlığına işaret ediyor.

Birinci konumdaki Sosyal Demokrat Parti (SPÖ), bu iki partiyle hükümet kurmayı kesinlikle reddediyor. İki büyük partinin aşırı sağcı partilere uzak durmalarının başlıca nedeni, Avrupa Birliği. Avrupa Birliği, 2001 yılında yapılan genel seçimin ardından dönemin Başbakanı Wolfgang Schüssel'in, o dönemde Jörg Haider'in lideri olduğu partiyle koalisyon hükümeti kurmasına sert tepki göstermiş ve Avusturya'yı yaklaşık bir yıl süreyle "diplomatik ve siyasi karantinaya"almıştı. Ancak oyların nedeni ne olursa olsun, parlamentodaki varlıklarını sağlamlaştıran aşırı sağ, şimdi yine yeni kurulacak hükümette “anahtar” durumunda.

Andrea Mühlberger

DW-WORLD.DE

8 Ekim 2008 Çarşamba

MEDİZ'in "Medyada Cinsiyetçiliğe Son!" Kitabı Çıktı

Medyada cinsiyetçiliğin ortadan kalkması için kadın sayısının artması önemli ama yetersiz. Cinsiyetçiliğe karşı yapılacak çok şey var. En önemlisi örgütlü mücadenin sürmesi. MEDİZ’in kitabı bu nedenle çok önemli.

“Kadınların ayrımcılığa uğramadığı bir medya için” kurulan Kadınların Medya İzleme Grubu (MEDİZ), Nisan 2008’ten bu yana sürdürdüğü “Medyada Cinsiyetçiliğe Son!” kampanyası kapsamında bir de kitap çıkarttı.

Kitapta kampanya sürecinde yayınlanan görsel ve bültenlerin yanı sıra 3-4 Mayıs 2008’te İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Cinsiyetçi Olmayan Medya İçin” konferansının sunumları ve “Medyada Kadınların Temsil Biçimleri Araştırması”nın bulguları da bulunuyor.

Kuruluşundan itibaren MEDİZ’in faaliyetleri dört temel konuya odaklandı:

Kadının haber, program, reklam ya da dizilerde temsil biçimleri; çalışan ya da yönetici olarak medyada temsili; okur, izleyici, dinleyici olarak hakları ve kadın medyasının sorunları.

Bu kitap da işte bu konulara odaklanıyor.

Erkeklerin medyası

MEDİZ’in “Kadının Medyada Temsil Biçimleri” araştırması da gösteriyor ki medya erkeklerin egemenliğinde.

Haber, manşet ve içerikler yapılırken kadınlar, bireysel varlığı olmayan eş-anne, magazin malzemesi, konu mankeni, cinsel nesne olarak kurgulanıyor ya da tamamen yok sayılıyor.

Doç. Dr. Hülya Uğur Tanrıöver ve ekibinin Türkiye’de on gazete, beş radyo, beş internet sitesi ve beş televizyonu iki hafta boyunca izleyerek yürüttüğü araştırmanın sonuçlarına göre, gazetelerin başsayfalarındaki haberlerin sadece yüzde 21’inde kadınlar var.

  • Kadınlara ilişkin haberlerin yüzde 52’si “yaşam-magazin” alanında.
  • Haber kaynaklarının sadece yüzde 18’i, kadın köşe yazarlarınınsa ancak yüzde 12’si kadın.
  • Televizyon kanallarında siyasi tartışma programı yapanlar arasında hiç kadın yok, ana haber bültenleri yönetim kadrolarının sadece yüzde 16’sı kadın.
  • Televizyon ana haber bültenleri yorumcuları arasında kadın yok, dış seslerin sadece yüzde 25’i kadın.

Tanrıöver, medyanın temsil biçimleri ile kadına yönelik ayrımcılığı hem yeniden ürettiğini hem de bizzat hak ihlallerine neden olduğunu vurguluyor.

Tanrıöver, “Farklı temsiller birbirlerine eklemlenerek bizim dünyaya bakışımızı biçimlendirirler” diyor, temsillerin stereotipleri oluşturarak önyargıların süregitmesinde belirleyici olduğuna değiniyor.

Kadınların medyada temsil edilme biçimleri de hem medyanın kadınlara bakışını meşru kılıyor hem de toplumun kadınlara yönelik algısını biçimlendiriyor.

Kadınlar çerçevenin dışında

Medya içerikleri üzerine yapılan araştırmalar gösteriyor ki, medyada kadınlar öncelikle “ev kadını” olarak temsil ediliyor.

Ev dışında çalışan kadınlarsa genellikle “kadın meslekleri” olarak adlandırılan mesleklere sahip kadınlar oluyor.

Araştırmalar, kadınların medyada anne/eş gibi geleneksel roller içinde cinsiyetsizleştirilerek; aldatılan, terk edilen, tecavüze uğrayan, namus adına öldürülen veya intihar eden kurban rolüyle şiddet eylemlerinin hedefi olarak ya da bedenleri, cinsellikleri ile bir arzu nesnesine dönüştürülerek sunulduğunu gösteriyor.

Medya eğlence programları da kadınların konumlarına ve sahip oldukları seçeneklere ilişkin olumsuz yargıları güçlendiriyor.

Bu tür programlar hemen her zaman kadınları başarısız, amaçsız, iradesiz varlıklar olarak betimliyor.

Kadınlara kurtuluş yolu olarak “evlilik” gösteriliyor; “iyi” kadın “güzel, mutlu ev kadını” ve “iyi anne” olarak resmediyor.

Geleneksel habercilik anlayışında kadınlar haberin odağına yerleşemiyor.

Siyaset, ekonomi, spor, uluslararası politika gibi “erkeklere ait” sayılan alanlarda kadınlar yok sayılırken kadın haberleri bir “yan alan” olarak görülüyor; özellikle kadınları ilgilendireceği varsayılan haber konuları dışında meydan hep erkeklerin.

Medyada kadınların temsil edilme biçimleri konusunda önemli bir başka sorun daha var: Kadınların “hiç temsil edilmemesi”.

Tanrıöver, kadınların simgesel olarak yok edildikleri en önemli alanı “kendi özgün mücadele alanları” olarak tanımlıyor.

Yani kadın örgütleri ve kadınların bu örgütler aracılığıyla yürüttüğü mücadeleler medyada görünmüyor. MEDİZ araştırmasına göre, tüm medyada kadınların hak mücadeleleri ve eylemlerinin yer alma oranı sadece yüzde 3.

Medyadaki kadın temsillerinin etkileri

Doç. Dr. Hale Bolak Boratav da kitapta medyadaki kadın temsillerinin etkilerini ele alıyor. Boratav, medyada sıklıkla yer alan kadın ve erkeklik imgelerinin hem toplumsal cinsiyeti nasıl kurguladığımızı hem de bireyler olarak kendimizi nasıl algıladığımız etkilediğine dikkat çekiyor.

Boratav’a göre, kadın ve erkeklerin “kalıp yargılar” ile temsil edilmelerinin etkilerinden birisi, bu temsil biçiminin cinsiyetlerarası farklılıkların çok olduğu yanılsamasını pekiştirmesi. Boratav’ın değindiği bir başka konu da, “reklamlardaki cinsiyetçi imgeler”.

Boratav öncelikle görsel medyanın önyargıların pekişmesindeki etkisine vurgu yapıyor. Kadınların photoshop'lanmış ve gerçek hayatta doğal olarak erişilmesi mümkün olmayan yüz ve bedenleri ile sergilenmeleri, hem erkeğin kadına bakışını çarpıtıyor hem de bunlara uymayan kadınların kendilerini nasıl algıladığını etkiliyor.

Medya çalışanı kadınların uğradığı hak ihlalleri

Gündelik hayatın cinsiyetçi dili medya eliyle yeniden üretilirken medyada çalışan kadınlar da çok çeşitli hak ihlallerine maruz kalıyorlar.

Yöneticilik pozisyonları çoğunlukla kadınlara kapalı, “Medyada Cinsiyetçiliğe Son” kitabı hazırlanırken Türkiye’nin 12 ulusal gazetesindeki genel yayın yönetmenleri arasında tek bir kadın bile bulunmuyordu.

Radyo Televizyon Üst Kurulu’nda (RTÜK) kadın üye yoktu.

Araştırmalar, iletişim fakültelerinden mezun olanların çoğunluğunu oluşturan kadınların daha çok muhabirlik kadrolarında yer aldığını, sözleşmesiz çalıştığını gösteriyor.

Esnek üretim modeli eğitimli ve uzmanlaşmış kadınlara iş güvencesinden yoksun bir çalışma ortamı sunuyor, işsizliği ikame ediyor.

Araştırmalara göre, çalışan kadınların çoğunluğu 25 yaşın altında, yüksek öğrenim kurumlarından mezun ve kentlerde yaşıyor.

Medyada çalışan bekar kadınların oranı bekar erkeklerden daha yüksek. Erkeklerden daha çok az kazanıyor, mesleki kariyerlerine daha sık ara veriyorlar.

Diğer yandan, siyaset, ekonomi, diplomasi ve spor yazarlığı, program yapımcılığı gibi uzmanlık alanlarının kapıları da çoğunlukla kadınlara kapalı.

Kadınlar daha çok kadın sayfalarında, sağlık, kültür, turizm ve eğitim konularında; haftalık ya da aylık dergilerde; yerel ve bölgesel yayın kuruluşlarında çalışıyor.

Kadınların yayın kuruluşlarında en çok istihdam edildiği alan reklam ve ilan servisleri.

Kadınların çoğunluğu ele geçirebildiği tek alan, televizyon ekranları.

Haber programı sunanların çoğunluğu kadın ama özellikle ulusal televizyonlarda ana haber bültenlerini sunanların hepsi erkek.

Televizyonların yönetim kadrolarının sadece yüzde 16’sı kadın, yönetim kadrolarındaki kadınların sayısı neredeyse bir elin parmaklarını geçmiyor.

Kadınlar en fazla “yayın danışmanı” ya da “haber koordinatörü” gibi pozisyonlara yükselebiliyor.

Ekranlarda reklam ve belgesel seslendirenler de çoğunlukla erkekler.

Kadınların medyası

Medyayı “kültür politikasının kurucu öğesi” olarak tanımlayan pek çok kadın medyanın cinsiyetçi tutumuyla mücadele edebilmek için cinsiyetçi olmayan iletişim araçları yaratmayı tercih ettiler.

Kadınları görüşlerini, düşünce ve deneyimlerini ifade etmeye çağırıp okur – yazar ayrımını kırmaya çalışırken hem özgün modeller yaratmayı hem de diğer medya araçlarını etkilemeyi hedeflediler.

Bağımsız, kâr amacı gütmeyen, sadece içeriğiyle değil dili ve üslubuyla da ezber bozmaya çalışan bu yayınlar, bugün ekonomik ve yapısal pek çok sorunla boğuşuyor.

En önemli sorunlar, hem haber kaynağı hem de ekonomik anlamda ana-akım medyaya bağımlılık ve “okurla buluşamamak”.

Rekabet Kurumu kararları gereği, ana-akım medya dışında kalan medya temsilcileri, ürünlerinin dağıtımını yapamıyorlar.

Dağıtım için ana-akım medyadan ayrı bir güç kazanmak zorunda kalıyorlar.

Medyada cinsiyetçiliğin ortadan kalkması için medyada çalışan kadınların sayısının artmasının önemli ama yetersiz olduğunu artık biliyoruz.

Fakat cinsiyetçi dili ve geleneksel yayıncılık anlayışını değiştirmek için yapabileceğimiz başka pek çok şey var.

Değişimi sağlayacak en önemli etkense kadınların örgütlü ve eleştirel mücadelelerini sürdürmeleri. İşte MEDİZ’in bu kitabı ve bu ilk adımı bu nedenle çok önemli. (BB/EZÖ)

* Burçin Belge, Medyada Cinsiyetçiliğe Son kitabının yayına hazırladı.

** “Medyada Cinsiyetçiliğe Son!” kitabı MEDİZ’den 0212 251 64 57 numaralı telefondan ücretsiz temin edebilirler.


BİA Haber Merkezi - İstanbul

16 September 2008, Tuesday


Burçin BELGE

Afrika'da 14 Milyon İnsan Yiyecek Yardımı Bekliyor

Oxfam ve BM Dünya Gıda Programı, Etiyopya, Somali, Uganda, Cibuti ve Kenya'da milyonlarca insanın acil gıda yardımına ihtiyacı olduğunu söyledi. Artan petrol, dolayısıyla da yiyecek fiyatları bu yıl kuraklığa eklenince krizin boyutu büyüdü.

Uluslararası insani yardım kuruluşu Oxfam, artan petrol ve hububat fiyatları ve kuraklık nedeniyle doğu Afrika'da 14 milyondan fazla insanın acilen yiyecek yardımına ihtiyacı olduğunu söyledi.

Örgüt, bugün yaptığı acil yardım çağrısında Etiyopya, Somali, Uganda, Cibuti ve Kenya'da milyonlarca insanın "hızla aşırı açlık ve yokluğa sürüklendiğini" belirtti. Hafta başında da Birleşmiş Milletler 500 milyon YTL'lik bir yardım çağrısında bulunmuştu.

Uzmanlar bugünkü krizin, artan petrol fiyatları nedeniyle son olarak 2006'da kuraklık nedeniyle 11 milyon insanı yiyecek yardımına muhtaç bırakan krizden daha büyük olduğunu belirtiyor. Yoksul aileler, fiyatları bir yıl içinde ikiye katlanan mısır ve buğday gibi temel besin maddelerini almakta zorlanıyor.

BM Dünya Gıda Programı'ndan (WFP) Peter Smerdon "Önceki krizlerde sınırda kalan insanlar bir şekilde kendilerini kurtarmanın yollarını bulmuştu. Şimdiyse krizin boyutu çok daha büyük ve insanlar gıdadan keserek, çocuklarını okuldan alarak idare etmeye çalışıyor" dedi.

Art arda gelen iki kurak mevsimden sonra Etiyopya'da 10 milyon insan gıda yardımına ihtiyaç duyar halde. Kasımdaki hasada kadar 4,6 milyon insanın acil gıda yardımına gereksinimi var. En az 75 bin çocuğun yetersiz beslenmeden muzdarip olduğu tahmin ediliyor.

Somali'de Mayıs 2007'den bu yana pirincin fiyatı üç kattan fazla arttı. Kuraklı ve iç savaşın yol açtığı göçler nedeniyle 2,6 milyon insan gıda yardımıyla yaşıyor. Militanların baskısı nedeniyle yardım çalışmaları güçlükle yürütülüyor.

Normalde WFP bölge ülkelerinden satın alarak gıda yardımı yapıyor fakat şimdi Hindistan ve Güney Afrika'da ithalat yapmak zorunda kalıyor.

BM'nin daha önce yaptığı mali kaynak çağrıları ancak üçte bir oranında gerçekleşti. Oxfam yöneticisi Barbara Stocking "İnsanların neden her yıl yardım çağrısı yapıldığını sorgulama hakkı var" dedi.

"Çünkü bu krizlerin altında yatan nedenleri bulmak ve sorunu çözmek için kimse adım atmıyor. Bu döngüsel krizlerin nedeni kronik hale gelen yoksulluk ve küresel eşitsizlikler." (EÜ/EZÖ)

* Bu haberi Guardian'dan derledik.

BİA Haber Merkezi - Londra

24 July 2008, Thursday

7 Ekim 2008 Salı

Britanya Çocuklara Haklarını Verecek, Türkiye de Çekincelerini Kaldırsın

Britanya, çocuk hakları sözleşmesinde göçmen çocuklarla ilgili çekincelerini kaldıracağını açıkladı. Türkiye de sözleşmeyi kültürel haklarla ilgili kısmına çekince koyarak imzalamıştı. Devlet, anadilinde eğitim, çok kültürlü bir eğitim yükümlülüklerini yok sayıyor.

Britanya'da hükümet, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne koyduğu (ÇHS) çekinceleri kaldırma kararı aldı.

Sözleşmeye konulan çekince sayesinde, göçmen ve sığınmacı çocuklar, haklarındaki işlemler yapılırken tutuklu tutulabiliyor.

Sözleşme, her koşulda "çocuğun yüksek yararı"nın gözetilmesini öngörüyor. Hükümet, çekincenin kaldırılmasının göçü teşvik edeceğini ve göçmenler üzerindeki kontrolü azaltacağını öne sürüyordu. Hak savunucuları ise yıllardır çekincenin kaldırılmasını talep ediyordu.

Şimdi, göçmen çocukların da ülkedeki diğer çocuklar gibi eğitim, sosyal hizmetler ve sağlık hizmetlerinden yararlanmasının önü açılmış olacak.

Britanya hükümeti, çocukların satılması, çocuk fahişeliği ve pornografisine karşı ÇHS'ye ek protokolü imzalayacaklarını da açıkladı.

BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), bu adımları mutlulukla karşıladıklarını söyledi.

Türkiye "kültürel haklara" çekinceli yaklaşıyor

1989'da oluşturulan ÇHS, dünyadaki en kapsamlı ve yaygın kabul gören çocuk hakları metni. Türkiye, sözleşmeyi 1990'da imzaladı ve 1995'te yürürlüğe koydu.

Fakat, Türkiye sözleşmenin kültürel haklarla ilgili maddelerine çekince koydu. Böylece çocukların anadilinde eğitim hakkı, eğitimin kültürel çeşitliliği içerecek şekilde düzenlenmesi gibi sorumluluklarını üstlenmemiş oldu.

Türkiye'de de aktivistler ve uzmanlar hükümetten bu çekinceleri kaldırmasını talep ediyor.

Türkiye'nin çekince koyduğu maddeler şöyle:

Sözleşmenin kitle iletişim araçlarının çocukların gelişimi için kullanılmasını öngören 17. maddesinin (d) bendi üye devletlerin "kitle iletişim araçlarını azınlık grubu veya bir yerli ahaliye mensup çocukların dil gereksinimlerine özel önem göstermeleri konusunda" teşvik edeceklerini söylüyor.

Eğitimle ilgili 29. maddenin (c) bendinde taraf devletlerin, eğitimin, "çocuğun ana-babasına, kültürel kimliğine, dil ve değerlerine, çocuğun yaşadığı veya geldiği menşe ülkenin ulusal değerlerine ve kendisininkinden farklı uygarlıklara saygısının geliştirilmesi"ne yönelik olduğunu kabul ettiği belirtiliyor.

30. maddede de "Soya, dine ya da dile dayalı azınlıkların ya da yerli halkların varolduğu Devletlerde, böyle bir azınlığa mensup olan ya da yerli halktan olan çocuk, ait olduğu azınlık topluluğunun diğer üyeleri ile birlikte kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama ve kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılamaz" deniliyor. (EÜ)

BİA Haber Merkezi - Londra

24 September 2008, Wednesday

Nükleer Santral Şirketlere de Pahalı, Tavsiye Etmem..

Doç. Dr. Uyar: Nükleer Santral Şirketlere de Pahalı, Tavsiye Etmem

Uyar nükleer santral ihalesine şirketlerin katılmaması için "Nükleer santral maliyetleri gerçekte çok yüksek. Ürettiğinin 3 katı enerji tüketiyor. Hükümet vazgeçip yenilenebilir enerji ve enerjinin etkin kullanımı yasalarını düzeltmeli" dedi.

Doç. Dr. Tanay Sıdkı Uyar, hükümetin Akkuyu'da nükleer santral yapılması için açtığı ihalede yalnızca tek bir ortaklığın teklif vermesini nükleer santrallerin gerçek maliyetlerinin ve risklerinin hesaplanandan çok daha yüksek olmasına bağlıyor.

"Hükümetin bütün kolaylaştırmalarına karşın şirketler daha çok garanti, kamunun daha çok maliyet üstlenmesini istiyor. Hükümetin daha fazla kolaylık sağlamasını önermem, şirketlere de nükleer santrali tavsiye etmem."

Hükümet, nükleer santralde üretilecek enerjiye 15 yıl alım garantisi ve ömrü dolduğunda santralin bertaraf maliyetinin kamu tarafından yüklenilmesi garantisini vermişti.

Uyar "50 yıl da garanti verilse, iş çevrelerinin kendilerini riske atmayacağını düşünüyorum" dedi.

Önceki gün düzenlenen ihalede tek teklif Rusya merkezli Atostroyexport'la Türkiye'de medya sermayesi de bulunan Ciner grubu ortaklığından geldi.

"En yeni teknoloji iki yıldır zarar ediyor"

Uyar en yeni teknoloji olan basınçlı reaktör neslinin bile Avrupa'da müşteri bulamadan eskidiğini, Finlandiya'da süren ve uluslararası destek alan projenin bile iki yıldır yaklaşık 2 milyar dolar zarar ettiğini söyledi.

"Britanya kapatma için 170 milyar dolar ayırdı"

Santrallerin en büyük maliyetlerinden biri de bertaraf ve kapatma maliyetleri. Uyar, Britanya'nın ömrü dolan 19 santralini kapatmak için 91 milyar sterlin (yaklaşık 170 milyar dolar) ayırdığını belirtti.

"Küresel ısınmada payı var"

Nükleer enerji yanlısı savlardan biri, küresel ısınmaya karşı kullanılabileceği. Ancak Avrupa Yenilenebilir Enerjiler Birliği ve Dünya Rüzgar Enerjisi Birliği Başkan Yardımcısı olan Uyar "Bir santralin yaşamı boyunca toplam tükettiği enerji, ürettiği enerjinin 3 katı. Kullandığı enerji termik santrallerden sağlanıyor. Aksine küresel ısınmaya olumsuz anlamda katkıda bulunuyor" dedi.

"Enerji ihtiyacımızın yüzde 10'unu bu teknolojiyle karşılamaya çalışsak bin santral gerek. Oysa dünyadaki uranyum 3 yılda bitecek. Santrallerin inşaat süreleri çok uzun. Yıllar geçtikçe gerçek maliyetlerin çok yüksek olduğu ortaya çıkıyor. ABD'deki 2006 tarihli Nükleer Enerji Politikaları raporu pahalı olması, yurttaşların güvenlik nedeniyle istememesi ve şirketler riskler sakladığı için kamu tarafından denetiminin pahalı hale gelmesi yüzünden, nükleer enerjinin geleceğinin belirsiz olduğunu söylüyor."

"Enerji yasaları bir an önce değişmeli"

Uyar hükümetin bir an önce nükleer enerji planlarından vazgeçmesini ve yenilenebilir enerjiye yönelmesini öneriyor.

"Enerjiyi etkin kullanım yasasına yaptırımlar eklenirse, çöp teknolojileri almazsak enerji talebini 10 kat azaltmak mümkün.

"Enerji Bakanlığı ve kamu kuruluşları yenilenebilir enerji önündeki engelleri temizlemeli. Şu an Türkiye'nin toplam ihtiyacının iki mislini üretecek rüzgar lisans müracaatı var: Güneş pilleriyle de ihtiyacın iki katı enerji saplanabilir. Jeotermalle 5 milyon konut hemen ısıtılabilir."

Uyar başından beri nükleer santrallerin ana işlevinin nükleer silah için malzeme üretmek olduğunu da ekledi. (TK/EÜ)

BİA Haber Merkezi - İstanbul

26 September 2008, Friday


Tolga KORKUT

Irak'ta seçim yasasına onay..

Irak meclisinde geçen hafta kabul edilen yeni eyalet seçimleri yasasını, cumhurbaşkanı da onayladı.

Böylece ülkede Ocak ayı sonunda eyalet seçimleri yapılmasının yolu açılmış oldu.

Ancak bu seçimlere Kerkük ve Kuzey Irak'taki üç eyalet dahil olmayacak; bunlar için ayrı bir yasa hazırlanması bekleniyor.

Bir insan hakları örgütü, Irak'taki azınlıkların yerel yönetimlerde seslerini duyurmakta zorlandığını bildirerek, azınlıklar için belirlenmiş kontenjanlar olmamasını eleştirdi.

Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin onayıyla yürürlüğe giren yasa, petrol zengini Kerkük'ün statüsü konusundaki anlaşmazlıklar yüzünden aylardır meclisten geçirilemiyordu.

Yasaya göre, 18 eyaletin 14'ünde seçimler 31 Ocak 2009 tarihine kadar yapılacak.

Kuzey Irak'taki özerk yönetime bağlı Dohuk, Erbil ve Süleymaniye eyaletleri ile Kerkük'te seçim konusu ise yasanın dışında tutuldu.

Kerkük'ün statüsü Iraklı Araplar, Kürtler ve Türkmenler arasındaki başlıca uzlaşmazlık konusu.

Bu seferki yerel seçimlerin, ülke içinde birbirine rakip etnik gruplar arasında bir uzlaşı sağlaması umuluyor.

Zira, 2005 yılında yapılan bir önceki yerel seçimleri Sünni partiler boykot etmişti.

Kerkük'e ayrı yasa

Irak meclisi tarafından 22 Temmuz'da kabul edilen bir önceki seçim yasası, Kürtlerin ve Şiilerin tepkisini çekmiş, bu iki grubun boykotu nedeniyle sınırlı katılımla kabul edilen yasa, Cumhurbaşkanı Talabani tarafından veto edilmişti.

Yasa Kerkük'te yerel seçimi, bu kentin statüsü belli olana kadar erteliyor, ayrıca Kerkük belediye meclisindeki sandalyeleri, Kürt, Arap ve Türkmenler arasında eşit paylaştırıyordu.

Yeni yasa ise Kerkük yerel seçimlerini kapsam dışında tutuyor.

Kerkük seçimleriyle ilgili olarak ayrı bir yasanın hazırlanacağı belirtiliyor.

Kaynak: BBC Turkish

İngiliz komutan: Zafer imkansız

Afganistan'daki İngiliz birliklerinin komutanı Tuğgeneral Mark Carleton-Smith, bu ülkede kesin bir askeri zafer kazanmanın mümkün olmadığını söyledi.

İngiliz generale göre, Taleban uzun vadede çözümün bir parçası olabilir.

İngiltere'de pazar günü yayımlanan gazetelerden Sunday Times'a verdiği mülakatta Smith, ''Bu savaşı kazanamayacağız'' dedi.

İngiliz komutan uluslararası gücün Afganistan'dan ayrılmasından sonra da kırsal kesimde de olsa direnişçi faaliyetlerinin devam edebileceğine dikkat çekti.

Smith, uluslararası güçten Taleban'ın ülkedeki silahlı varlığını silmesini beklemenin gerçekçi olmadığını söyledi.

Smith, buna karşın Taleban direnişinin ''başedilebilir bir düzeye düşürüldüğünü'' söyledi ve bu düzeyde bir tehditle Afgan ordusunun başedebileceğini kaydetti.

Amaçlarının Afgan ordusunun ülkenin güvenliğini tek başına sağlayabilmesi olduğunu vurgulayan İngiliz komutan, bu noktada Taleban ile bir anlaşma yapılmasının da seçenekler arasında olabileceğini ifade etti.

Smith, ''Eğer Taleban masaya oturur ve siyasi bir çözümden söz ederse, işte bu, tam da böylesi bir ayaklanmaya son verecek türden bir gelişme olur'' diye konuştu.

BBC'nin Kâbil'deki muhabiri Martin Patience Carleton-Smith'in açıklamalarının Afganistan'daki İngiliz askeri ve diplomatik çevrelerinde hakim hissiyatı yansıttığını aktarıyor.

Evening Standard gazetesinin savunma uzmanı Robert Cox da, İngiltere'nin, çok uluslu güce katkıda bulunan ülkeler arasında bu görüşlerinde yalnız olmadığını savundu.

Cox; "Kanada, Hollanda, Danimarka, Avustralya da çatışmaların yükünü omuzlayan ülkeler arasında. Son dönemde, Amerikan ve İngiliz komuta kademesi arasında giderek derinleşen bir görüş ayrılığı var" diye konuştu.

kaynak: BBC Turkish

2 Ekim 2008 Perşembe

Belediye dediğin ne işe yarar?

Türkiye bir sosyal politikasızlıklar ülkesi ve belediyeler de bunların en büyük üreticileri haline gelmiş durumda. “Politikasızlığın üretimi” diye ucubelikler de ancak bu coğrafyanın insanlarına layık görülebilir. Belediyeler, Türkiye’de ilginç yönetim biçimleriyle karşımızda ve biz hangisi doğru diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz.

Örnekler bol, onların üzerinden anlatalım: Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek gerekli gereksiz kavşaklar, şehrin kültür ve tarih hafızasını simgeleyen belediye logosunu değiştirip postmodern bir kofluğu ifade eden başka bir logoyu kullanmak konusunda gösterdiği inat, sanata ve sanatçıların eserlerine “içine tükürme” bayalığını kadar tepki vermeler ve en son olarak kendi politikasızlığını başkaların politikasızlığın üzerinden nötralize etme çabaları gibi yönetim biçimleriyle Ankara’yı yönetiyor.

Peki Gökçek neden seçilir? Çünkü Gökçek oy verme tercihlerini ideolojik ve kültürel referanslara göre yönlendiren bir kitleden değil de, seçimleri çok basit bir şekilde maniple edilebilecek kitlelerden (ki bunlar çoğunluğu oluştururlar) oy alabileceğini, şehrin çevresinde yaşayan bu insanların eğitimsizlik ve yoksunluk içinde geçen hayatlarını küçük hamlelerle nasıl iyileştirebileceğini ve bunun da geri dönüşümünü nasıl oya tahvil edebileceğini bilir. İnsanlara yapılan kömür yardımı onları kışın soğuktan korur, maddi olanaksızlığını da unutturur; düzenli bir şekilde yapılan erzak yardımı aza kanaat etmesini bilen, kıt kanaat yaşamakla geçip gitmiş ömürler için büyük bir lütuftur çünkü. Oradaki insanların merkezdeki insanlar için önemli ve vazgeçilmez detaylar olan yeşil alanların çokluğu, temizlik, ulaşımda rahatlık gibi hayata dair pratikleri talep edecek ne bir yaşamsal zorunluluğu ne de varsıllığı vardır.

Ankara’da Çinçin mahallesi, İstanbul’da ise Sulukule ve Ayazma sakinlerinin, kentsel dönüşüm adı altında evlerini yıkmakla tehdit eden bir yönetimin kendilerine verdiği kömürleri ve erzakları geri çevirecek güçleri ve takatları yok çünkü. Kışın üşümeyip karnı tok yatağa girebilmek bu topraklarda şükürle karşılanır. Şükür de yoksulların umuttan sonraki en büyük can yongasıdır.

Devam edelim: İzmir Büyükşehir Belediyesi de yeri ve zamanı geldiğinde yoksul mahallelerin yoksun kapılarını çalıp erzak yardımı yapıyor. Çünkü bunun siyaset zemininde geçerli bir yöntem olduğu gerçeğinin farkına vardılar. İstanbul Şişli’de ise Mustafa Sarıgül işsizliğin büyük bir sorun olduğunu belirttikten sonra kendilerinin de erzak gibi yardımlar yaptıklarını söyleyiverdi geçenlerde. Zengin Şişli’nin nice il bütçesinden daha büyük olan bütçesini Sarıgül iş alanları yaratmak yerine politika olarak bunu uygulayabiliyor. Ya da çoğu belediye meclis toplantılarında “nasıl daha doğru ve uzun vadeli sosyal politikalar uygulayalım”ı tartışmak yerine rant ekonomisini besleyen imar değişikliklerini, nasıl kültürel altyapıyı geliştirebiliriz yerine yaz şenlikleri düzenleyip popüler müzisyenlerden hangisini getirelim’i vb. tartışıyorlar. Ya da en korkuncu ahlak polisi uygulamalarını teşkilatlandırıp zorla ve baskıyla Keçiören örneğinde olduğu gibi bir ideolojik ve dini bir alan yaratmakla meşguller.

Peki belediye yönetmek bu mu demek? Belediyeler yoksulluğu ve toplumsal adaletsizliği giderebilecek kalıcı ve uzun vadeli projeksiyonlar ortaya koyabilmelidir. İstanbul Kadıköy Belediyesi’nin (ki Vakit gazetesi Kadıköy’de iftar çadırı açmadığı için belediye başkanına hakaretler yağdırdı) yoksul mahallelere sağlık poliklinikleri açmasını ve bunları ücretsiz hale getirmesini ya da en görkemli ve saygı uyandıran örnek olarak addedilebilecek olan İzmir Dikili Belediyesi’nin toplu ulaşımda ve vatandaşların temel ihtiyaçlarında uyguladığı kâr amacı gütmeyen tüm sosyal bileşenleri de içeren politikalarını gururla iyi ve adaletli bir yönetimin tezahürleri olarak ortaya koyabiliriz. ,

Osman Özgüven (Dikili) ve Selami Öztürk (Kadıköy) bu ‘politik üretimlilik’lerinden dolayı yargılanacaklar; iftar çadırı kuranlar, erzak ve kömür dağıtıp bir popçuya konser verdirenler, birilerine rant yaratıp dayak mangaları kuranlar ise ‘politik doğruculuk’ sayesinde koltuklarına yayılıp bir diğer Ramazan’ı bekleyecekler.

Hıdır TOK

not: Bu yazı 30 Eylül 2008 tarihinde Radikal gazetesinin Radikal Genç ekinde yayımlanmıştır.