18 Kasım 2008 Salı

Savunmaya Giden Her Kuruş Sosyal Devletten Çalınıyor

Sosyal Bütçeyi İzliyoruz Platformu’ndan Çakar, 2009 bütçesinden Milli Savunmaya ayrılan payın büyüklüğünü eleştiriyor. Adil bir paylaşım için sosyal politika, bunun için de eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi alanlara kaynak ayrılması lazım.

Sosyal Bütçeyi İzliyoruz Platformu’ndan Burcu Yakut Çakar, “savunma bütçesine ayrılan payın bu denli yüksek olmasının sosyal politikaları bütçesel anlamda ikincilleştirdiğini” söylüyor.

“Bu ikincilleştirme, Türkiye’de vatandaşlığın eşitsizlikleri azaltma potansiyelinin tam anlamıyla gerçekleştirilememesi olarak da okunabilir.”

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün 2009 yılı için Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu'nda sunduğu 14 milyar 532 milyon YTL’lik bütçe kabul edildi. Geçen yıl bakanlığın bütçesi 13 milyar 524 milyon YTL'ydi. 

Gönül, hazırladığı bütçeyi komisyona sürerken Türkiye’nin "bir yandan istifade edilebilecek fırsatlarla, diğer yandan da çok yönlü yaklaşım gerektiren risk ve tehditlerle karşı karşıya olduğunu" kaydetti. Uzmanlar Türkiye'de savunma bütçesinin 1980'den 2000'lere gelirken ikiye katlandığını, ayrıca savunma harcamalarının sadece bakanlık bütçesiyle sınırlı olmadığını söylüyordu. 

Adil paylaşım için sosyal bütçe 

“Devlet Planlama Teşkilatı 9. Kalkınma Planı’nda bütçelerin toplumun yaşam standardının yükseltilmesinin amacıyla, adil gelir paylaşımını temel alacak şekilde hazırlanacağı öngörülüyor.”

Platform olarak bütçe görüşmelerinde milletvekillerinin dikkatlerini sosyal politikalara çekmek amacıyla kendilerine kadın, çocuk, sosyal yardım ve hizmetler, eğitim, engelliler ve gençlik alanlarında bilgi notlarıgönderdiklerini" ifade eden Çakar “taleplerinin temelini kısaca bütçenin güvenlik eksenli olmak yerine, sosyal politika eksenli yapılması fikri oluşturduğunu” kaydediyor.

“Görüşümüz sosyal politika eksenli bir bütçenin ancak doğru sosyal politikalara daha fazla kaynak ayrılması ile mümkün olduğu yönünde.”

Eğitime bütçe

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu'nda dayer alan Çakar’a göre Anayasada açıkça belirtilen Türkiye’nin bir sosyal devlet olması ilkesi ancak okul öncesi eğitimden, engellilere yönelik sosyal hizmetlerin geliştirilmesine kadar çok çeşitli alanlarda uygulanacak doğru sosyal politikalara kaynak ayrılması ile mümkün olacak.

Eğitim Reformu Girişimi (ERG), Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu üyelerine gönderdiği bilgi notunda hazırlanan 2009 bütçesinden eğitime yeterli kaynak ayrılmadığını söylemiş; bu durumun düzeltilmesiniistemişti. (BÇ)


BİA Haber Merkezi - İstanbul

18 November 2008, Tuesday

Bawer ÇAKIR

14 Kasım 2008 Cuma

Yokluğum Türk varlığına armağan olsun!

ARAT DİNK / TARAF

Egemenlerin “İnkâr Hanı”nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet derdindendir. Zincirinden boşaldı mı “İkrar Evi”ne dönmek ister, evi gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine yaparım!

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül soruyor: “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?” Soru basit, hadi cevap ver. 

Tek başına bir anlamı yok tabii. Hatta tek başına okunsa “Allah söyletmiş” ya da “gönülden söylenmiş sözler” de denebilir. Nitekim dünyanın birçok yerinde “Türkiye etnik temizliği kabul etti”, “Türkiye’de resmî görüş değişiyor” gibi olumlu yorumlarla karşılayanlar da olmuş. 
Oysa işin aslı öyle değil. Zira Bakan “bugünkü devlet”i olumlayarak soruyor sorusunu. “Şunlar devam etseydi bugünkü devlet olur muydu” derken de eğer bugünkü devleti olumluyorsan, o devam etmeyen şeylerin devam etmemesinden de memnunsun demektir. Açık açık da söylemiş zaten –ben niye bu kadar uğraşıyorsam?.. 

Birçok yabancı, “bir savunma bakanı niye bunlarla ilgileniyor” diye de sorabilir tabii. Türkiye’yi biraz bileni de “savunma”nın bu ülkede başka bir egemenin tekelinde olduğunu bildiğinden, savunma bakanının asıl işini yapamadığı için mecburen başka şeylerle (demografik yapı, ekonomi vs.) ilgilendiğini düşünebilirdi. Ama Türkiye’yi biraz daha tanısa, azınlıkların bu ülkede tam da bu alanda değerlendirildiğini bilecek, hatta eğitim kitaplarında azınlıklardan sadece Lise Milli Güvenlik Ders Kitabı’nda bahsedildiğini bilecek ve Bakan’ın bu ilgisine hiç şaşırmayacaktı. Kısacası, savunma bakanı işini yapıyor. 

Ciddiyete davet edildiğimi duyar gibi oluyorum. O yüzden bundan sonrası çok ciddi olacak. Soru neydi?.. 
“Rumlar, Ermeniler (YAŞAMAYA) devam etseydi, bugün Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi?” 
“Hayır olmazdı.” Basit soruya basit cevap. 

Sen kalk, yokluğuma övgü düz, sonra da o yokluğum üzerine bir ülkenin kurulduğunu ifade et, o ülkenin bugünkü halini makbul gör, ondan sonra da ‘olsalardı ne olurdu halimiz’ diye iç geçir. Kendi ayağına kurşun sıkmanın tarifi gibi bir şey. ‘Sana ne’ diyeceksiniz. Sıkmışsa sıkmış. O ayakla sizin birlikteliğinizi çoktan koparmadılar mı zaten? Gerçekten de işin bu bölümünden artık bana ne... 
Tabii işin en acı tarafı, Bakan’ın söylediklerinin büyük bölümünün maalesef doğru olması. Peki, doğruysa doğru, sorun ne? Bakan doğruyu söylüyor ama doğruyu yanlış söylüyor. Yüreğimizin tavan aralarına, bodrum katlarına koyup, gittiğimiz her yere beraberimizde götürdüğümüz, kırılgan acılarla dolu sandıklarımızı oradan oraya savuruyor. Zar zor, ite kaka vardığımız “O dönem herkes çok acılar çekti” kavşağından, direksiyonu birden bire “iyi oldu” sokağına kırıyor. Olanları doğru söylüyor ama olanların doğru olduğunu da söylüyor. 

Şu soruya hakkıyla cevap verelim şimdi... 

“Hayır, aynı olmazdı. Süper olurdu.” 

Sen ne diyorsun? Bütün ülke üç noktaya birikmez, kırk küsur merkez olurdu. Yirmi, otuz yıllık fidan hayatlarımız değil, kadim bir orman gibi kültürümüz olurdu. Anasının doğduğu yerde doğabilirdi herkes, işte o zaman ülke, “memleket” olurdu. 

Ben neler söylüyorum? 

Hiçbir şey değişmese bile en azından o insanlar bugün yanımızda, bizimle yaşıyor olurdu. Hiçbir şey değişmese bile en azından sen bu ülkede savunma bakanı olmazdın. Olsan da böyle düşünmezdin. Düşünsen de böyle konuşacak cesaret bulamazdın. Konuşsan da ertesi gün hâlâ bakan olmazdın. Bir daha bakalım, savunma bakanı neyi savunuyor?.. 

Olmamamızın iyi olduğunu savunuyor. Tehcir ve mübadelenin Türkiye için çok hayırlı olduğunu savunuyor. Bunca yıl söyleyip duracaksın ‘öyle bir niyet yoktu, bunlar savaş tedbiri’ falan filan diye; ondan sonra da, bu “gönülsüz tedbirler”den nasıl fayda sağladığını, onların üzerine nasıl inşa olduğunu falan, rahat rahat anlatacaksın. Bu gönülsüz tedbirlerin anlamının “milyonlarca can” olduğunu ayrı bir cümlede söyleyeyim dedim, yoksa ağır olacak... 

Çok sık unutulan ilginç bir şey söyleyeceğim: Biz hâlâ varız. İşte şu kadarız bu kadarız. Azız mazız, azınlığız, ama varız. Bizim de (yani şu an olanlarımızın da) olmamamızı mı istiyor Bakan? 

“Yok” diyecek elbet. “Estağfurullah. Olur mu hiç öyle şey; sizin başımızın üstünde yeriniz var.” Madem bizim olmamızın bir mahzuru yok o ölenler, o gidenler de olsaydı... Ama o bunun cevabını vermiş. Onlar işte verimli topraktaydı, adadaydı modadaydı, paralar onlardaydı... “O verimli topraklar, o paralar babanın malıydı da hileyle hurdayla mı aldılar, yalanla dolanla mı aldılar? Onlar, o verimli topraklara gökten zembille mi indiler” diye sorarlar adama. 

Bu resmî tez benim kafamı iyice karıştırdı. O insanlar tedbiren mi sürüldüler, yoksa verimli topraklardalar diye mi sürüldüler? Unutmuşum, zaten Ermeniler Ermeni oldukları için sürülmemişlerdi... Sadede geliyoruz galiba. Tabii o zaman “soykırım”dan yırtmak için verimli topraklardaki müslim-gayrimüslim herkes sürüldü” gibi bir şey söylemek gerekecek –o tarih de yakında yazılır herhalde. 

Sermayenin “milli”leştirilmesiyle (hele böyle millileştirme) liberal ekonominin aynı cümlede nasıl kullanıldığını da bir uzman bize anlatır artık. Sen “milli”yi böyle tarif et, “millet”i, “Türk”ü böyle tarif et ondan sonra da çıkıp “tek millet” diye slogan attığında karşı çıkanlara kapıyı göster. “Ben Türk değilim” diyene de kız. 

Çok ciddi bir önerim var. Hani göz bebeklerimizi, civcivlerimizi her pazartesi sabahı, torna-tesviye sıralarına oturtmadan önce, beton bahçelerde topluyoruz ya, hani onlara şuur aşılayıp, tekleştirip, kutsal amaçlara kanalize edip, dar borulardan geçiriyoruz ya. Hani hep bir ağızdan ant içtiriyoruz ya: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye... Azınlık okullarında şöyle dedirtelim çocuklara mesele kapansın: “Yokluğum Türk varlığına armağan olsun.” 

İnkârdan ikrara doğru yol alınacağını elbette öngörebilirdik de, o ikrarın böyle gönülden bir ikrar, yaşananı olumlayan bir ikrar olacağını da doğrusu tahmin edemezdik. 

“Gönülsüz tedbirler”den, “gönüllü yokluğumuz”a, resmî ağzın önlenemez evrimine tanık oluyoruz. İç ses artık işkembede durmuyor, duramıyor. Ne de olsa egemenler inkârı sevmez. “Madem egemenim, niye inkâr edeyim?” Egemenlerin “İnkâr Hanı”nda konaklamaları geçicidir hep; o, hanın jeopolitik önemindendir, konjonktür baskısındandır, meşruiyet derdindendir. Zincirinden boşaldı mı “İkrar Evi”ne dönmek ister, evi gibi yoktur onun. Gönlünde yatan aslan kükrer: Yaptımsa yaptım; yine yaparım! 

Sür kardeşim o zaman. Gönlümüz zaten sürüldü çoktan. İliklerimize işlemiş kör olası ilkeler sayesinde zaten zar zor durduğumuz memleketimizden, atalarımızın, daha da önemlisi torunlarımızın yüzüne bakacak onurlu bir duruş uğruna ağız dolusu lafı yiyip yuttuğumuz, her gün yaşamaya çalışarak yaşadığımız DÜNYAMIZDAN, sür bizi de gayrı. Sür gitsin, sür bitsin. Bu lafı yutmayacağım ben. 

Ama niye süreceksin? Bizim etimiz ne budumuz ne? Dişinin kovuğuna gitmez. Zaten biz sürüyüz. Egemenliğe ortak olmayı istemek yerine, egemenin akıllısını ister ya sürüler, bizimki de o misal; oturmuş egemenin akılsızlığından bahsedip, egemen uyarıyoruz. Bu kadarı da fazla, bu iş böyle göstere göstere de yapılmaz ki. Vicdan evinden hiç mi geçmedi yolun?

1 Kasım 2008 Cumartesi

You Tube, sansür ve müzik sektörü

You Tube gibi içerik barındıran bir video kütüphanesinin tamamen yasaklanmasının nedeni söz konusu “hakaret” videoları değildir. Bu sadece bir bahanedir. Güç ve iktidar heveslileri You Tube “kavramını” tehlikeli bulmaktadırlar

Tek kanallı TRT dönemlerinde şarkıların “denetim” sisteminden geçmesi ile (hala) devam eden sansür, sadece müzik eserlerinde değil her alanda etkisini gösteren, güç ve iktidar çevrelerinin kitle kontrolü açısından yılmadan uğraştıkları bir konudur. Dünyanın her yerinde güç ve iktidar eleştiri sevmez ve en “uygar” zannettiğimiz ülkelerde bile sansür mevcuttur. Sansürün kullanım oranı değişiktir sadece, yasaklama eylemi ve eğilimi aynıdır. 


You Tube gibi içerik barındıran bir video kütüphanesinin tamamen yasaklanmasının nedeni söz konusu “hakaret” videoları değildir. Bu sadece bir bahanedir. Güç ve iktidar heveslileri You Tube “kavramını” tehlikeli bulmaktadırlar. Her önüne gelen onların denetimi olmadan nasıl yayım yapar? Ne hakla? Denetim onlar için zorlaşmıştır. İmkansızlaşmıştır. Bu yüzden akıllarını ekmek ve peynirle yedikten sonra, sanki bu siteye ulaşım başka yollarla mümkün değilmiş gibi uygarlığa yakışmayan bir yasaklama metodu ile You Tube/ Telekom girişini engellemişlerdir. Dünyaya bizim hala ne kadar “ileri” olduğumuzu deşifre ederek. 

Müzik sektörünü olumsuz etkileyen bu gelişim, aslında mümkün olsa interneti tamamen yasaklamak isteyen bu zihniyetin umurunda değildir. Sanatın çağımızda kitlelere ulaşmasını, insanların yaratıcılıklarını, fikirlerini ve önemsedikleri konuları paylaşmalarını, ölüm döşeğinde olan müzik sektöründeki müzisyenlerin kendilerini ve eserlerini tanıtacak videolarının yayımlanmasını önemsemezler. Ruhlar çürüyünce duyarlık da onunla beraber yok olur. Kültür ve sanatla, paylaşımla büyümeyenler bu konuyu önemsemez, sanat sadece “lay lay lom”dur onlar için. Bazen haddini aşan, susturulması gereken bir “lay lay lom”. Tarihe gömülmüş sanat eserlerini, yaşamayan bir müze anlayışı ile eskilerin sanatını bazen benimsemiş gibi yaparlar ama şimdiki zamana tahammülleri yoktur. 

İfade özgürlüğünün yeni mekanı olan internet elbette ifade “özürlü” bir sistemde barınamaz. Kısıtlanmalıdır. Bunun mücadelesini vermez isek daha neler kısıtlanacaktır neler. Hayatta hiçbir hürriyetin, özgürlüğün ve hakkın güç ve iktidar çevreleri tarafından halka bağışlandığı görülmüş müdür? İşte müzik sektörünün You Tube ve benzeri paylaşım platformlarına en çok ihtiyacı olduğu anda bu tür portalların yasaklanmasına gösterilen tepki (sizlik) üzücü ve kaygılandırıcı boyuttadır. 

Müzik sektörü menfaat ilişkileri ile kurgulanmış ve artık eskimiş TV video kanallarına teslim olarak bir menfaat kazanabilmektemidir? Müziğin artık halk tarafından istenildiği zaman dinlenildiği ve izlendiği aşikar değil midir? Bu çerçevede yasaklanan her internet portalının, yatırım yaptıkları prodüksiyonların ve görsellerinin tanıtımını olumsuz etkilediğini bilmiyorlar mı? Bağımsız müzisyenler bu bağımsızlıklarını bu tür çağ dışı (ve devamı gelecek) yasaklarla kaybedeceklerini bilmiyorlar mı? Neden susup, oturulup böyle bir yasak kabul ediliyor? 

You Tube veya Google şirketi değildir söz konusu olan. Buradaki konu ilk önce halka, bağımsız müzisyenlere, müziğe yatırım yapan bir sektöre ve temel ifade özgürlüğü ve bilgi alma haklarına yapılan ihlallerdir. İnternetteki bilgi akışını engellemek mümkün değildir. Bir vanayı kapatabilirsiniz ama tazyikli su başka bir yoldan, yeni bir kanaldan tekrar ulaşır gitmek istediği yere. İtiraz edilmesi gereken nokta bu yasakçı zihniyettir. 

Sanat dünyasının, medyanın ve halkın bilgi alışverişi için değil, sadece “eğlence” için kullanılması istenen internetin hakikaten ne olduğunu anlamadığımızı düşünüyorum. İnternetin gücünün farkında mıyız? Onu yasaklamaya çalışanlar farkında ve bizim de “chat” yapmaktan iki dakika feragat edip, etkin bir şekilde en doğal hakkımız olan bilgi paylaşımını kısıtlayan darbelere hayır dememiz gerekir. 

İnternette sadece geyik ve porno yoktur. Web’den Harvard Üniversitesi’nde master tezini yayımlamış birinin çalışmasına, Tina Turner’in 1972’de yapmış olduğu röpörtaja, bir hastalık hakkında yapılan çalışmalara, değişik görüş açılarından aynı haberi takip edebilme olanağına, TV de asla göremeyeceğiniz belgesellere, köşe yazılarına, Noam Chomsky’den Carl Jung’a kadar hakkında bilmek istediğiniz düşünürlere ve eserlerine, insan hakları ihlallerini cesaretle filme alanlara, bağımsız filmlere, kitaplara, sizden farklı düşünen, farklı yaşayan “öteki” insanların başka yerde göremeyeceğiniz dünyalarına, diğer kültürlere, kuracağınız yeni iş için imkanlara, gelir kaynaklarınızın artmasına vesile olacak kaynaklara, asla tanışamayacağınız insanlara ve her tür bilgiye ulaşabilirsiniz. Bu bilgilerin hepsi doğru, hepsi etik, hepsi bilimsel değildir elbet ama bunu ayrıştırmayı sizin adınıza otoriter bir “baba” yaptığı anda interneti sadece geyik yapmak için kullanmaya mahkum olursunuz. 

Müzik endüstrisinin tek umudu olan internet paylaşımına engel olan herşey protesto edilmelidir. Eğer bu tür yaklaşımları hiçbirşey yapmadan izlerseniz, şikayet hakkınızı da kaybedersiniz. 

Sanatçının sanatının icrasından başka en başta gelen mücadelesi eserlerini yaratacak ve paylaşacak ortamların hür olmasıdır. Bu mücadele çağımızda internet ile ilintilidir. Bilgi paylaşımını hiçbir devirde bu kadar kapsamlı ve hızlı elde edememiştik ve bu nimetten yoksun bırakılmak, aynı zamanda yoksul bırakılmak demektir. Her anlamda. 

Müziğin artık görsel bir unsur olarak da algılandığı çağımızda bu paylaşımın ne kadar kapsamlı olduğunu da düşünmek zorundayız. Düşünün. Bir şarkınız var. Amatör bir video ile bunu paylaştınız. Sizden haberdar olmayan kişiler de paylaştı, yorum yaptı. 50 kişi daha sizden (anında) haberdar oldu diyelim. 15 yıl evvel bu mümkün değildi. Dün web sayfama eklediğim esere bugün Çin’den yorum geldi. Bu hangi dönemde mümkün olmuştur? Çağımızın nimetlerinden bizi yasakçı güç ve iktidar hevesleri ile boğmaya çalışan zihniyete DUR demenin vakti gelmemiş midir? Daha kaç tane magazin programı izleyeceğiz? Kaç dizi bizi uyutacak? 

Yeni kuşakların bilmesi gereken birşey vardır. Geçmişte nasıl bilgi akışını sağlayan her unsur, mesela kitaplar yasaklanmış (ve yasaklanıyor) ise, bizim dönemimizde yani internet çağında da mücadelelerimizden biri internetin sağlıklı kalmasıdır. Bilgi akışının yeni adresi olan interneti koruyabildiğimiz oranda çağımızın nimetlerinden faydalanabiliriz. Hele kütüphaneleri tek tük serpiştirilmiş ülkemizde, internete yapılacak her türlü müdahale kültürümüzü direkt etkileyecektir. 

Bugün yapacağınız eylem sadece geleceğinizi değil ŞİMDİ nizi belirler. Bu yazıyı okuyan herkes sembolik olsa da mutlaka her gün fikir ve ifade özgürlüğü için birşey yapmalıdır. Yoksa bu özgürlüğü elinizden alanlar, siz futbol seyrederken size yapacaklarını yaparlar. 

Fuat Abdullah: Müzisyen

Radikal 11-10-2008

TBMM ne işe yarar?

Düşünce özgürlüğü bir bakıma herhangi bir toplumsal faydadan bağımsız olarak isteyenin istediğini söyleyebilmesidir, ama sadece bundan ibaret değildir

Türkiye Büyük Millet Meclisi ne işi yarar? Darbelerle bezeli tarihimiz, bu soruyu bizlere geçmişte birçok kez sordurdu. Öyle ki, parlamentoların ideolojik işlevi, siyasetçilerin yolsuzluğu, partilerdeki lider sultası ve temsili demokrasinin demokratik ideali gerçekleştirmekten ne kadar uzak olduğu gibi birçok meseleyle ilintili olarak ve birçok farklı bağlamda bu soru sorulabilir. Benim bu yazıda bu soruyu ele alma nedenim ise TBMM’nin ve meclis başkanı Köksal Toptan’ın, Taraf gazetesinin Aktütün üzerine yaptığı habere verdikleri tepki/sizlikten kaynaklanmakta. Bu küçük bir ayrıntı, gözlerden kaçabilecek masum bir demeç olarak algılanmış olabilir; hele hele de Genelkurmay Başkanının medyaya savurduğu tehditlerin, terörle mücadele ve ulusal güvenlik politikasından birinci derecede sorumlu olan Başbakan’ın Genelkurmay’a verdiği kayıtsız şartsız desteğin, ve askeri mahkemenin haber durdurma kararının yanında çok da üzerinde durulmamasi gereken bir yorum olarak görünebilir. Genelkurmay Başkan’ın vahim açıklamaları ve hükümetin orduyla tam bir mutabakat içinde oluşu üzerine birkaç gündür yazılıp çiziliyor, eleştiriler yapılıyor. Uzun zamandır alışık olduğumuz karşıt görüşleri sindirme çabaları, hıyanet söylemi, ‘şehitlere hakaret oluyor’ edebiyatı yine yaygın. Sanki bu haberi yapanlar, 17 gencin neden öldüğünü, ölümlerini engelleme olasıllığının olup olmadığını sorgulamıyormuş gibi. 


Ne demişti Köksal Toptan? “Türkiye özgür bir ülke, hür basını var. Eleştiri de özgür olmanın, demokrat olmanın doğal bir sonucudur. O nedenle de gazetecilerin görev yapma algılayışında saygı göstermesi gerekir. Ama burada toplumun her ferdi olarak topyekün bi terör mücadelesinde zafiyet anlamında algılanabilecek davranışlardan hepimizin, herkesin her kurumun özenle kaçınması lazım” demişti. Pek güzel değil mi, hem hak ve özgürlüklere saygı duyuyor hem de ordumuzun hassasiyetlerini önemsiyor? Bu demeçte de ne var canım? 


Şu var: Taraf gazetesinin yaptığı haber sadece bir eleştiri, bir fikir beyanı değil. Zaten Genelkurmay Başkanı da Ahmet Altan’ın köşe yazısına esip gürlemedi. Burada sadece bir yorumdan bahsetmiyoruz. Taraf gazetesi öncelikle bir haber yaptı. Bu haber belli belgelere dayanıyordu ve ilk hedefi belli olguları göstermekti. Neydi göstermek istediği olgular? Aktütün’e olacak saldırının önceden izlendiğini, billindiğini. Öyle saldırının hemen ardından televizyonlarda gösterildiği gibi termal kameralardan kaçan, dolayısıyla nereden geldiği bilinmeyen bir saldırı değildi. Göz göre göre olmuştu. Bu kapsamdaki bir haberin yorumdan ibaret olduğunu söyleyemeyiz (biliyoruz ki olgular anlamını belli söylemsel kurgular içersinde kazanır, dolayısıyla değer yargıları haberlere içkindir fakat kurgusallığa yapılan bu atıf dahi saldırıda bulunan teröristlerin kimliklerinin önceden bilindiği ve kameraların onları izlediği gerçeğini değiştirmez). Bu kendi başına bir eleştiriden ibaret de değildir. Bu olgulara dayanarak Taraf gazetesi bir görev ihmalinin olup olmadığını sormuştur, neden yeterli önlemin alınmadığını sorgulamıştır; eleştiri bu noktada başlamıştır. Hatta ben şimdi bu haberin gösterdiği olguları ve hemen bu saldırının ertesinde tezkerenin uzatıldığını göz önünde bulundurarak, burada belki de sadece bir ihmal yok, kamuoyunu psikolojik olarak etkilemek, tezkerenin uzatılmasını meşrulaştırmak için TSK’nın herhangi bir kademesinde kötü niyet de var dersem, bu bir yorumdur, görüştür. İkisi birbirinden farklıdır. 


Toptan, hür basındır, eleştirme hakları vardır derken ne yapıyor? Meclis başkanı olarak büyük bir ciddiyetle üzerine düşmesi gereken olguları herhangi bir fikir düzeyine indiriyor, onu göreceleştiriyor, işte “delinin biri de bunu diyor, demokrasilerde isteyen istediğini der” noktasına getiriyor. Bundaki hedef bir bakıma bu haberi önemsizleştirme, onu haber olmaktan çıkarıp herhangi bir görüş haline getirmek ve böylece haberin ciddiye alınması durumunda yapılması gerekenleri savuşturmaktır. Bu düpedüz demokrasinin, düşünce ve ifade özgürlüğünün içinin boşaltılmasıdır. 
Düşünce özgürlüğü bir bakıma herhangi bir toplumsal faydadan bağımsız olarak isteyenin istediğini söyleyebilmesidir, ama sadece bundan ibaret değildir. Düşünce özgürlüğü demokrasinin temellerinden biridir, çünkü o ifade edilen düşüncelerin alınan belli kararları sorgulayacağı, belli yanlışları göstereceği, yeni eylemlere kaynaklık yapacağı da öngörülür. Basın özgürlüğü önemlidir çünkü otoritenin gizlediklerini ortaya çıkaracağı, ortaya çıkardıklarının halkın iradesini kullanmasında etkin olacağı veya halkın iradesini kullanmakla yükümlü kurumların basının açıkladığı olgulardan yararlanacağı varsayılır. Mesele sadece isteyenin istediğini söyleyebilmesi değildir, bu baskıdan muaf olma, sınırlanmadan düşünebilme ve konuşabilme liberal demokrasinin liberal öğesidir. Bunun demokrasi boyutu (ise sadece yalnizca birşeylerden özgür olmak değil, halkın iradesini hayata geçirmektir. Bu bir bakıma eylemde bulunmak, yani birilerinin hesap vermesini sağlamak, politikaları değiştirmek, yeni politikalar üretmek ve eskilerini eleştirmektir. Temsili demokraside tüm yetersizliklerine rağmen meclisin öncelikli işlevi budur. Şimdi eğer birileri belgelerle 17 gencin hayatını kaybettiği bir saldırıda en azından bir ihmalin hatta belki bir kastın dahi olabiliceğini gösteriyorsa, TBMM bunu ciddiye almak durumundadır. Bunu “eh işte, bu da bir fikir, devir düşünce özgürlüğü devri, anlayış gösterin paşam” diyerek savuşturamaz. 


Hak ve özgürlüklere saygı göstermek demokratlık için yeterli kıstas değildir. Eğer siz belli karar alma pozisyonlarına halkın oyuyla seçildiyseniz, o pozisyonun sorumluluklarını yerine getirmeniz gerekir. Demokrasinin gereğini ancak o zaman yapmış olursunuz. Bunu eğer yapmıyorsanız, Genelkurmay Başkanı da Dağlıca ile ilgili incelemelerin yapılmakta olduğunu, gereken derslerin çıkartılacağını ama bu dersleri paylaşmak gibi bir zorunluluklarının olmadığını söyler. Söyler çünkü ona kimse bu cumhuriyetin ordusu olarak halka ve onun seçimle işbaşına getirdiği vekillerine sorumlu olduğunu hatırlatmamaktadır. 
Birileri öküzün altında buzağı aradığımı düşünebilir ama kanımca baskının ve otoriter politikaların sonuç vermediği noktada, izlenecek yeni taktik tam da Köksal Toptan’ın yaptığıdır. Hannah Arendt, “Hakikat ve Siyaset” adlı makalesinde, iktidar sahiplerini ve mevcut düzeni rahatsız edecek olgusal gerçeklerin, bilinçli veya bilinçsizce olgusal gerçekler olmaktan çıkarılıp tartışılabilinicek bir görüş haline dönüştürüldüğünü, bu şekilde sistem için zararsız kılındığından söz eder. Her şeyi göreceleştirmek, marjinalize etmek ve bu şekilde kamuoyunun dikkatinden kaçırmak. Bu tehlikelidir çünkü görünürde demokratiktir ama demokrasiyi bir zevkler ve renkler tartışılmaz noktasına getirip, demokrasinin temelinde yatan hak ve özgürlüklerin gerçek etkilerini yapmalarının önüne geçmektedir. Statükonun kendisini kadife bir örtü altında üretme çabasıdır.

 

Mert Arslanalp: Northwestern Üniversitesi Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi

Radikal 28-20-2008