HANDE PAKER
Sivil kadrolaşma diyebileceğimiz STK’ların siyasi gücün kontrolü altına girdiği ve kamusal sorumluluğunu boşladığı ilişkileri, bu iktidara mahsus değil
Almanya Deniz Feneri Derneği’nin yoksullara yardım amaçlı topladığı kaynağı, amacı dışında kullanarak yaptığı yolsuzluk ve bunun Türkiye’ye uzanan bağlantıları, Türkiye’de sosyal yardımın hangi kanallarla yapılması gerektiği ve bunun siyasi ve sosyal sonuçlarına ilişkin oldukça önemli bir tartışma başlattı. Bu tartışma önemli çünkü tartışmanın son kertede Türkiye’deki gibi ciddi boyutta yoksulluk, eşitsizlik ve dışlanma sorunlarıyla karşı karşıya olan insanların ulaşabileceği hizmetler, haklar ve demokratikleşme açısından sonuçları var. Konuya sosyal yardım ve sivil toplum kuruluşları (STK) açısından bakıldığında, ilk etapta STK’ların yardım alanında çalışmaları ve ihtiyacı olanlara sosyal hizmet götürmeleri iyi bir çözüm olarak görülebilir. Yani gönüllü bireylerin (bu örnek özelinde, hayırsever bireylerin) biraraya gelerek, kamu yararına sosyal yardım yapmaları mümkündür. Hatta 1980’lerden itibaren hakimiyetini ilan etmiş neoliberal düzen tam da bunu destekler. Sosyal yardım ve hizmetlerin STK’lar aracılığıyla yapılması, devlet üzerine düşen işleri başka aktörlere aktardığı için, devletin rolünün mümkün olduğu kadar azaltılmasını savunan neoliberal öğreti için ideal bir durum arz eder. Sosyal yardım ve hizmetlerin sadece STK’lar tarafından yapılmasının bazılarınca iyi bir çözüm olarak sunulması, Türkiye’de devlete karşı var olan güven bunalımını da gözönüne aldığımızda, daha iyi anlaşılabilir. (Türkiye’de en az güvenilen kurumlar arasında merkezi hükümet, parlamento ve belediyeler var 1).
Sakıncalar
Fakat böyle bir yaklaşımın doğurduğu iki sakıncayı gözardı etmemek gerekiyor. Birincisi, Türkiye’deki devlet geleneği, otoriterlik ve diğer sosyal aktörleri kontrol edebilmek için nüfuz alanına katma eğilimi üzerine kuruludur. Devletin diğer sosyal aktörlerle kurduğu birebir yakın ilişkiler, devletin sağladığı iltimaslar karşılığında bu sosyal aktörleri kendi nüfuzuna katmasına yol açar (kooptasyon). Bu patronaj ilişkilerinden Türkiye’de çok yaygın olan yolsuzluk ve kayırmacılık doğar. Yolsuzluk daha çok rüşvet ya da ihale dağıtmak gibi konularda bize tanıdık gelse de, devletin nüfuza katma eğilimi STK’ları da kapsar. STK’lar toplumsal dinamiklerden kopuk değildir, diğer sosyal aktörlerle her zaman etkileşim içindedir. Sivil kadrolaşma diyebileceğimiz STK’ların siyasi gücün kontrolü altına girdiği ve kamusal sorumluluğunu boşladığı ilişkileri sırf bu iktidara mahsus saymak hata olur. Türkiye’nin en büyük derneklerinden biri olan ve yardım alanında çalışan Kızılay, yıllar boyu devlet güdümünde yaşadığı ‘sivil kadrolaşma’ sonucu 1999 depreminde çöktü. Devletin Kızılay’ı nüfuzu altına alma süreci sonunda Kızılay devletten ayrı düşünülemez hale geldi. Kızılay’da görev alanlar belli bir siyasi partiye yakınlıkları sonucu siyasi kanallarla göreve gelmişlerdi. Kızılay’ın 1999 depreminde yardım götürme işlevini yerine getiremeyişinin altından şeffaflıktan, hesap verebilirlikten ve toplumdan uzak bir dernek ve yolsuzluk ile kayırmacılık ilişkileri çıktı. (2) Kızılay deprem sonrası ciddi bir reform sürecine girdi.
Sosyal yardım ve hizmetlerin sadece STK’lara yüklenmesinin bir sakıncası daha var. STK’lar çalışmalarını kendi seçtikleri belirli bir gruba yönelik yapabilir. Yani devlet/kamu kuruluşları gibi tüm sosyal aktörlere eşit mesafede durmak zorunda değildir. Devlet/kamu kuruluşları ise vatandaşlıktan doğan hakları herkese eşit olarak garantilemek sorumluluğunu taşır. Gönüllülük esasına dayanan STK’ların ise böyle bir mecburiyeti yoktur. Dolayısıyla, sosyal yardım ve hizmet, devletin sosyal politikaları çerçevesinde ele alındığı zaman vatandaşlık hakkı olarak uygulanmış olur. Hakların garantiye alındığı bir çerçevede, STK’lar da denetlendikleri sürece sosyal yardım ve hizmet üretebilir.
O zaman akla hemen şu soru gelebilir. Türkiye’deki devlet iltimas/kollama/nüfuz/rant ilişkilerinden mustaripse, böyle bir devletten herkesle eşit mesafeyi koruyarak hizmet götürmesini nasıl bekleyebiliriz? V. Yılmaz’ın (Taraf, 17 Eylül 2008) altını çizdiği gibi, sosyal yardım politikaları ancak demokratikleşme çerçevesinde tartışılabilir. Devlet, demokratikleşmiş, şeffaf, hesap verebilir olduğu ölçüde vatandaşlarının evrensel haklarını garantileyebilir. Bu demokratikleşme ve şeffaflaşma sürecinde ise STK’lara da önemli rol düştüğüne şüphe yok.
1. Adaman, F. ve A. Çarkoğlu. 2000. Türkiye’de Yerel ve Merkezi Yönetimlerde Hizmetlerden Tatmin, Patronaj İlişkileri ve Reform. TESEV.
2. Yazarın yaptığı görüşmeler
05.10.2008
Radikal Gazetesi Radikal İki eki'nde yayımlanmıştır.
1 yorum:
Güzel bir makale. Ellerinize sağlık.
Yorum Gönder